[Yönetmen] Wim Wenders biyografisi, hayat hikayesi.

0
30

Wim Wenders, her ne kadar bizim ülkemizde meraklısı dışında fazla bilinmese de, 1970’li yıllarda, Alman sinemasını 1920’lerdeki gücüne tekrar kavuşturan Yeni Alman Sineması akımının temsilcilerinden biri olarak günümüz sinemasının en önemli yönetmenleri arasında gösteriliyor.

Akımın ” varoluşçu ” çizgisinde yer alan Wenders, özellikle Hollywood’un geleneksel form ve türlerini karşıt-sinemanın özellikleriyle bütünleştiren özgün tarzıyla tanınıyor. Filmlerinde bilinç, yalnızlık, kararsızlık, yabancılaşma, yurt özlemi, arada kalmışlık ve korku gibi temaları eksene oturtan yönetmen, 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa kıtasında giderek yayılan Amerikan kültürü hegemonyasının Alman kültürü üzerindeki yıkıcı etkisi ile Almanların insanlık tarihinde kara bir leke bırakan geçmişleriyle sürekli hesaplaşmasını ön plana çıkarıyor.

Nitekim Wenders de, bütün filmlerinin Almanya’nın Amerikanlaşması ile Alman halkının tarih karşısındaki ezikliğininin toplumsal izlerini taşıdığını kabul ediyor.

Gerçek ismi Wilhelm Ernst Wenders olan yönetmen, 1945 yılında Almanya’nın Düsseldorf kentinde dünyaya geldi. Münih Akademisi’nde Sinema ve Televizyon eğitimi alan yönetmen, Freiburg Üniversitesinde felsefe ve tıp öğrenimi gördü. Gençlik yıllarında yüksek bütçeli Hollywood yapımlarının yanı sıra başta melodram ve western türleri olmak üzere B-sınıf Amerikan filmlerine çok büyük ilgi gösterdi.

Üniversiteyi bitirdikten sonra Paris’te bir süre sinema eğitimi alan yönetmen, çağdaşı olan pek çok ünlü Fransız yönetmen gibi sinemaya film eleştirmeni olarak atıldı. 1970 yılında birkaç arkadaşıyla birlikte Filmverlag Der Autoren adlı bir yapım-dağıtım şirketi kurdu.

Aynı yıl ” Summer in the City ” ( Şehirde Yaz ) adlı filmle ilk yönetmenlik deneyimini yaşayan yönetmen, takımını yarı yolda bırakarak kimlik arayışı içerisine giren bir beyzbol oyuncusunu konu alan 1971 yapımı ” The Goalie’s Anxiety at the Penalty Kick ” ( Golcünün Penaltı Atışı Korkusu ) adlı filmiyle beğeni topladı.

1973 yılında Nathaniel Hawthorne’nun aynı adlı romanında uyarlanan ” The Scarlet Letter ” ( Kırmızı Harf ) ile Almanya dışında adından söz ettirmeye başlayan Wenders, özellikle Dennis Hopper’ın ” Easy Rider ” filminden etkilenerek, ” yol filmleri ” yapmaya başladı.

” Alice in the Cities ” ( Alice Kentlerde, 1974 ), ” The Wrong Move ” ( Hatalı Davranış, 1975 ) ve ” Kings of the Road ” ( Yolun Kralları, 1976 ) gibi filmlerde yabancılaşma, yurtsuzluk ve geçmişle yüzleşme gibi temaları irdeledi. Filmlerindeki her görüntü karesini büyük bir titizlikle yaratan yönetmen, bir yandan ışık ve kompozisyona dayalı görsel bir anlatım arayışı içerisine girerken diğer yandan da karakterler ve somut yaşamlar aracılığıyla soyut ve evrensel konulara değinmeye çalıştı.

Nitekim bu iki unsuru daha sonraki filmlerinde de etkin bir şekilde kullanan yönetmen bir anlamda, Wenders sinemasının temellerini hazırladı. Özellikle 1960’lı yıllardaki pornografiye yenik düşen Alman sinemasının durumunu eksene oturtan ” Yolun Kralları “, gerek görsel dili gerekse de tematik anlatımıyla oldukça çarpıcı bir filmdi.

1977 yılında Dennis Hopper, Nicholas Ray ve Samuel Fuller gibi Amerikan sinemasının üç idolunun bir araya geldiği ” The American Friend ” ( Amerikalı Arkadaş ) filmini çeken Wenders, otoban, metro ve hava taşımacılığıyla küçülen dünya içerisinde giderek yalnızlaşan ve çevresine, ailesine ve hatta kendisine bile yabancılaşarak gizem içerisinde kaybolan bireyin çöküşünü anlattı. Amerikan sinemasının gangster türünün başarıyla kullanıldığı filmde, Antonioni’nin renk kullanımına benzer görsel anlatımı belirgin bir şekilde hissediliyordu.

Bu filmin ardından yüzünü Hollywood’a çeviren yönetmen, bir süre Francis Ford Coppola’nın Zoetrope Stüdyoları’nda çalıştıktan sonra 1980 yılında ” Hammett ” ve 1983 yılında ” Paris, Texas ” gibi Hollywood yapımı filmlere imza attı. Senaryosunu Sam Shepard’ın yazdığı ” Paris, Texas “ta kan kanseri olan bir adamın evliliğinin sona ermesinden sonra alt üst olan hayatını yeniden kurma çabasını ekrana getirdi.

Bu filmle Cannes film festivalınde Altın Palmiye ödülünün sahibi olan Wenders, bu başarıyı 1987 yılında ” Wings of Desire ” ( Arzunun Kanatları ) ile ikinci kez tekrarladı. İnsan olabilmek için dünyevi bir aşk arayışı içerisine giren bir meleği konu alan film yönetmene En İyi Yönetmen dalında Cannes ve Avrupa Film Akademisi ödüllerini kazandırdı.

1990’larla birlikte ” Until the End of the World ” ( Dünyanın Sonuna Kadar ) ve ” Faraway So Close ” ile ” yol filmleri “ne dönüş yapan Wenders, 1995 yılında Michelangelo Antonioni ile birlikte ” Beyond the Clouds ” ( Bulutların Ardında ) adlı filme imza attı. Çok farklı karakterler aracılığıyla sevgi ve şehveti irdeleyen film, bir anlamda iki yönetmenin sinematografik dillerinin uyumunu gözler önüne serdi.

1997 yılında Bill Pullman, Andie McDowell ve Gabriel Byrne gibi ünlü oyuncuların yer aldığı ” The End of Violence “( Şiddetin Sonu ) ile Hollywood’a geri dönen yönetmen, son olarak ” Buena Vista Social Club ” adlı bir belgesel ile yakın zamana kadar gösterimde olan ” The Million Dollar Hotel ” ( Milyon Dolarlık Otel ) adlı bir filme imza attı.

Kimler Neler Demiş?

Bildir
avatar
wpDiscuz