[Yönetmen] Robert Bresson biyografisi, hayat hikayesi (1901~1999).

0
69

1999 yılında, 93 yaşındayken yaşama veda eden Roberi Bresson, yaklaşık elli yıla yayılan göz kamaştırıcı bir kariyerin de sahibiydi. Benzersiz anlatımıyla ve adeta yeni bir sinematografi estetiği yaratmasıyla da “auteur” ünvanını sonuna kadar hak eden bir ustadır. Eserlerinin neredeyse tamamı başyapıt kabul edilen dahi yönetmenlerdendir. Büyük bir entellektüel birikimin, kendi estetik duygusuyla birleşmesinin sonucunda; şiir ve resimi sinema sanatının içinde büyük bir yetkinlikle harmanlamıştır.

Aşağıdaki güzel yazıya Hürriyet’te denk geldim, ne yazık ki yazarı belirtilmemiş. Sizlerle de paylaşmak istedim…
(Yazıda yer alan filmlerin orjinal isimleri ve tarihleri benim tarafımdan eklenmiştir, orjinal isimlerin bilinirliği ve ustanın kariyerindeki kronolojinin daha rahat algılanabilmesi için böyle bir şeye ihtiyaç duydum, umarım yazının sahibi kusura bakmaz.)

Ruhun ve Vicdanın Ressamı:
Roberi Bresson

Dünya sinemasında “yaratıcılık” sıfatını en fazla hak eden sinema ustası olarak kabul edilen ünlü ve efsanevi Fransız Yönetmen Roberi Bresson, geçen yüz yılın son günlerinde sessiz sedasız bir vedayla dünyadan ayrıldı. En inançlı hayranlarından biri olan Amerikalı Yönetmen Paul Schrader’ın deyimiyle Bresson, insan ruhunu tüm evrimiyle resmetmeyi başaran neredeyse tek sinemacı olarak yüz yılın sanatına özel ve benzersiz bir damga vurmuştur.

Sanatının temellerini belirleyen iki ana unsurdan ilki, yapıtlarını oyunculuk veya görüntüden çok müziğin ve resmin karışımı olarak kabul eden sinematografi anlayışı, ikincisi ise katolik inancına duyduğu benzersiz ve yine kendine özgü bağlılıktır.

Aslında felsefe eğitimi gören Bresson, ilk gençlik yıllarında bütün enerjisini ressam olmak için harcadıysa da, kendi ifadesiyle “çok tahrik edici” bulunduğu için, resimde ısrar etmek yerine sinemaya geçmeyi yeğledi. 30’lu yıllar boyunca aralarında Rene Clair gibi ustaların da bulunduğu bir dizi sinemacıya asistanlık yaparak, sinemanın mutfağını öğrenen sanatçı, 1934’de, burlesk bir komedi anlayışıyla gerçeküstücülük arasında hoş bir denge tutturan bir kısa filmi olan “Les Affaires Publiques”i gerçekleştirdi.

Yaklaşık bir yıl süren, ancak etkilerini yaşamı boyunca taşıdığı ve yapıtlarına yansıttığı savaş esirliğinin ardından, savaşın orta yerinde ve Nazi işgalını yaşayan Paris’te ilk filmi “Les Anges du Peche / Günah Melekleri (1943) “ni gerçekleştirdi. Senaryosuna ünlü oyun yazarı Jean Giraudoux’un da katıldığı bir Diderot uyarlaması olan film, eleştirmenlerce göklere çıkarıldığı gibi, halk tarafından da çok sevildi. Bresson’un sonraları daha ayrıntılı bir şekilde ele alacağı, insan doğasının günah ve tanrısal kurtuluş arasındaki mücadelesinin eskizi niteliğindeki film, öyküsünü bir rahibeyle katil bir kadının ilişkileri üzerine inşa ediyordu.

Bir diğer Diderot uyarlaması olan ve bu kez de senaryoda Jean Cocteau’nun imzasını taşıyan “Dames du Bois de Boulogne, Les / Boulogne Ormanı’nın Hanımları (1945) “, iki kadın bir erkek arasında gelişen ve temelını gerçek ve saf aşkla, şeytansı kötülüğün oluşturduğu bir aşk üçgenini, modern bir sinema diliyle anlatıyordu. Kendini hikaye anlatmanın kolay zevklerinden ve illüzyonlarından kurtaran Bresson, yaratısını neredeyse ham bir gerçeklik duygusuyla oluşturuyor ve böylece aynı derecede yalın ve saf bir şiiri resmediyordu.

Altı yıla varan bir hazırlığın ardından, gözde yazarı ünlü katolik romancı Georges Bernanos’dan perdeye aktardığı “Journal d’un curé de campagne / Bir Köy Papazının Güncesi (1951) “, bütün dünyada bir başyapıt olarak karşılandı. Profesyonel olmayan oyuncu kadrosu, görsel yapıyı tamamlayan müzik kullanımı gibi Bresson’a özgü biçimsel özgünlüklerin yanı sıra, günah ve kötülük karşısında çaresiz ve yenik düşen iyiliğin insani portresi de mükemmel bir doğrulukla perdeye yansır.

Kendi esirlik anılarının da ilhamıyla, ünlü direnişçi Andrea Devigny’nin idamdan kurtulmak için hapishaneden kaçışını öyküleyen “Un condamné à mort s’est échappé ou Le vent souffle où il veut / Bir İdam Mahkumu Kaçtı (1956) “da, Bresson, bu firar eylemini her türlü duygusallıktan uzak bir tavırla, birebir yeniden canlandırdı. Mozart’ın müziğinin kullanımı ise hapishane garip ve mistik bir gerilim veriyordu.

Bresson’un bir diğer gözde yazarı olan Dostoyevski’den esinlendiği “Pickpocket / Yankesici (1959) “, tüm dünyada bir başyapıt olarak coşkuyla karşılandı. Görünüşte anlatılan bir hırsızla, onu yakalamaya çalışan amansız bir polisin hikayesi olsa da, aslında sanatçı, burada da kötülükten iyiliğe doğru yolculuğa çıkan ve bu değişimin bedelını arındırıcı bir cezayla ödeyen yankesiçinin ahlaki dönüşümünü anlatır.

Bresson, 60’lı yıllar boyunca yaptığı dört filmde de, yine gözde yazarlarını ve gözde tamalarını tekrarlayarak, sanatını benzersiz bir bütünlüğe ulaştırdı. Bir ulusu kurtarmak için tanrısal bir sorumlulukla kendini feda eden azize Jeanne d’Arc’ın, göstermelik yargılanışını, gördüğü işkenceyi ve yakılarak öldürülmesini anlatan “Procès de Jeanne d’Arc / Jeanne d’Arc’ın Yargılanması (1962) “, tarihsel veya dinsel bir film olmanın ötesinde, tarihi yeniden inşa eden ve dinsel arınmayı görüntüleyen yapısıyla dikkat çeker.

Bir sonraki filmi “Au hasard Balthasar / Rastgele Balthasar (1966) “, bir eşekle, genç bir çiftçi kızı olan Marie’nin benzer bir kaderi paylaşan öykülerini paralel bir çizgide anlatır. Tecavüze uğrayan ve dövülen Marie ile her efendisinden ayrı bir eziyet gören eşek Balthasar, insanlığın ölümcül günahlarının kurbanı olan iki esir ruhun temsilcisidirler. Bernanos’un romanından yola çıkan “Mouchette (1967) ” adlı filminde ise benzer şekilde acımasız, ahlaksız ve günahkar bir dünyada, kurtuluşu ölümde arayan genç bir kızın son yirmi dört saatini, Katolik inancının sınırlarını zorlayan bir serilikle görüntüler.

Çağdaş Paris dekorunda geçen ve her ikisi de Dostoyevski’nin metinlerinden uyarlanan “Une femme douce / Tatlı Bir Kadın (1969) ” ve “Quatre nuits d’un rêveur / Hayalcinin Dört Gecesi”nde Bresson, intiharın tek çıkış olduğu bir dünyada aşkın ve mutluluğun imkansızlığını, renk unsurunun da kullanımıyla neredeyse bir bilim adamı titizliğiyle yansıtıyordu.

Bresson, uzun yıllar üzerinde çalıştığı “Lancelot du Lac / Gölün Lancelot’su (1974) ” ile hayallerini gerçekleştirdi. Efsanevi Kral Arthur, karısı ve şövalye Lancelot arasındaki yasak ve tutkulu aşk geometrisini, İsa’nın kayıp kasesinin aranışı çerçevesinde resmeden usta, iki büyük tutkusu olan edebiyat ve ahlakla ilişkisini de mükemmel bir üslupla filmin yapısına yerleştirir.

Bir grup gencin, modern Paris’in tüketim ve iletişimsizlikle biçimlenen dekoru karşısında uğradıkları yenilgiyi, din ve politikanın da yetersiz kaldığı bir noktada intiharla çözümlemelerini son derece yıkıcı bir tarzda anlatan ve oldukça büyük tartışmalar yaratan “Le Diable probablement / Herhalde Şeytan (1977) “ın ardından Bresson, 80’lerin başlarında, bir Tolstoy uyarlaması olan “L’Argent /Para (1983) ” ile bu karanlık, seri ve acımasız tavrını sürdüzerek, paranın ya da daha geniş bir ifadeyle kapitalizmin kurbanı olan bir insanın trajedisini ürperiici bir kesinlik ve zalim bir doğallıkla yakalar ve yansıtır.

Bresson, neredeyse yarım yüzyıl boyunca aktif olarak sinema yapmasına rağmen, sadece 13 film gerçekleştirdi, ancak bu yapıtlarla görenlerin derhal tanıyacakları özel bir sinema dili oluşturduğu için gerçek bir sinema dehası olarak kabul edildi. Godard, Truffaut, Schrader, Malle gibi yönetmenlerce bir okul olarak nitelenen usta, ahlaki katılık ile kadercilik arasındaki tutkulu mücadeleyi, karanlık bir inanç ve kefaret çemberinde veren sinemasıyla alanında tek ve benzersiz bir dünya inşa etmiştir.

Kimler Neler Demiş?

Bildir
avatar
wpDiscuz