[Yönetmen] Jean-Luc Godard biyografisi, hayat hikayesi.

0
20

1930 yılında üst-orta sınıf Parisli bir ailede doğan Godard, eğitimini İsviçre (2. Dünya savaşı sonrasında İsviçre vatandaşı olacaktı) ve Paris’te aldı. 1950’lerin başında Sorbonne’da etnoloji öğrencisiyken zamanını film izleyip gezinerek ve tuhaf işlerle geçimini sağlamaya çalışarak geçirdi. Bu dönemde La Gazzette du cinema’nın kuruluşuna yardım etti, Cahiers du cineema ve Arts’a yazılar yazdı, Holywood’a yönelik bir tutku ve kendi ulusal sinemasına yönelik eleştirel bir anlayış geliştirdi, birkaç kısa film yaptı ve senaryolar yazmaya başladı. Çok geçmeden 1950’ler sou ve 1960’lar başı’nın Fransız “Yeni Dalga” sinemasında, Truffaut, Chabrol, Rohmer ve Rivette ile birlikte önemli bir figür haline gelecekti.

Genellikle suç öyküleri ve kadın cinselliğinin gizemine odaklanan ilk uzun metrajlı filmleri, yenilikçi tur eserleridir. A bout de soffle (Serseri Aşıklar, 1959) bir polisi vuran ve kız arkadaşı ele verinceye kadar kaçak dolaşan bir hırsızın anarşik, umursamaz öyküsüdür. Bande a part (Dışardakiler, 1964) işe, aşık oldukları kadını -Anna Karina’nın oynadığı- etkilemek için beceriksizce bir suç planlayan 2 genç erkeği anlatır. 1960-1965 yılları boyunca Godard’la evli olan Anna Karına, bir geniş ekran müzikali ve Godard’ın ilk renkli filmi olan Üne Femme est üne femme (Kadın Kadındır, 1961) bebek özlemi çeken striptizciyi;12 yalın tablo halinde çekilen, donuk bir gündelik cinsellik öyküsü olan Vivre sa vie’de (Hayatını Yaşamak, 1962) fahişeyi oynıçaktı.

Godard’ın 1960’ların başındaki en önemli ticari projesi, Fritz Lang’ın oynadığı bir yönetmen için Odysseia’yı yeniden yazmaya çalışan kocanın baskısı altında bir çiftin ayrılmasını araştıran Le Mepris’in(Bkz. üstteki resim) (Nefret, 1963-Amerikada Contempt adıyla oynadı-)ana fikrinde kadın öznelliği vardır. Üne femme mariée (Evli bir kadın, 1964) kocasından mı yoksa aşığından mı hamile kaldığını bilemeyeni bir kadının yaşamındaki bir günü izler. 1960’lar ortasının diğer serüven filmleri de heterosexual romantizmi merkez alır. Alphaville (1965) hem üsluplu bir bilim kurgu macerası;hem de birbiriyle çekişen, insanı aşk ve yeni teknoloji iddialarıyla ilgili bir toplumsal mittir;konusu gelecekte geçen film, yüksek kontrastlı süper hızlı siyah-beyaz film kullanılarak Paris’te dış çekimlerle çekildi. Pierrot le fou (Çılgın Pierrot, 1965) görkemli ve trajikomik bir renk ve görüntü montajı sunar;filmde Fransa’nın güneyinde sefil ve komik bir kaçak yaşamı sürmek üzere başka kentten kaçan bir çift anlatılır.

1960’ların ortasında Godard’ın özenti siyaseti -Le Petit Soldat’ı (Küçük Asker) Cezayir savaşında sağcı bir teröristi sempatik bir şekilde resmettiği için sansürlenip 3 yıl yasaklandı- solla ciddi bir taahhüt yönünde değişti. Bu dönemin kilit eseri, Parisi bir ev kadını’nın fahişelie yönelmesiyle ilgili öyküsünü, çağdaş Paris’in sosyolojisi üzerine daha geniş bir tezin içine konumlandıran 2 ou 3 choşes que je sais d’elle’dir. ( Onun hakkında bildiğim birkaç şey, 1966).

La Chinoise’deyse (Çinli, 1967) bir grup genç Fransız Maocu, Kültür Devrimi’nin öğretilerini ithal etmeye çalışır. Fransız burjuva aile yaşamı üzerine kara bir taşlama olarak başlayan “Hafta sonu”(1967), sonrasında Paris bölgesinin silahlı bir çete, yamyam hippi devrimciler tarafından ele geçirilmesiyle sonuçlanan apokaliptik bir yol filmine dönüşecektir.
1968’de Godard’ın kurgusal ilgileri yerlerini, doğrudan siyasal gerçeklikleri ele alan deneme filmlerine ve belgesellere bıraktı. Le Gai Savior’da (1968) bir tv stüdyosu, ses ve görüntü dilinde yeni bir siyasal eğitim yeridir;Bir artı bir kayıt stüdyosunda çalışan Rolling Stones’u kesip araya parçalar ve şaka yollu siyasal motifler yerleştirir. Mayıs 1968’den sonra Godard, bireysel yazarlığı Dziga Veriov Grup’un (esas olarak Godard ve Jean-Pierre Görin) kollektif kimliğine ekleyip siyaset ve ideolojiyle ilgili deneysel film denemeleri üretmeye yönelerek “sanat” sinemasından koptu. . .

Baş rolde Gian Maria Volonté’nin oynadığı yapıbozumcu bir western olan “Vent d’est” (Doğu rüzgarı, 1969), Grup’un kurgusal film denemesidir. Olgunlaşmamış ve çoğunlukla inandırmak için mücadele veren bu girişimler, Godard’ın 1971’de geçirdiği motorsiklet kazası’nın ardından Godard ile Görin’in ana akım bağlamında yeniden ortaya çıkışlarında en tutarlı ifadelerini bulurlar. Baş rolde Yves Montand ve Jane Fonda’nın oynadığı, büyük bütçeli siyasal romans “Tout va bien” (Her şey yolunda, 1972) geriye dönüp 1968 Mayıs’ından beri Fransada olup bitenlere bakan, cinsel, endüstriyel ve temsili siyaset arasındaki ilişkiyle ilgili hoş bir Brechtvarı incelemedir. Film, Godard ile Görin’in Fonda’nın temsil ve siyaset ve Vietnam savaşıyla ilişkisini acımasızca eleştirdikleri bir deneme film olan “Jane’e Mektup” ile çok rahatsız edici bir şekilde bağlamsallaştırılacaktır.

Godard, 1970’lerin geri kalan kısmını, yeni video aracına daha da kayarak, İsviçredeki deneysel tv stüdyosunda geçirdi. Yeni iş arkadaşı Anne-Marie Miéville ile özellikle “Sür et sous la communucation” (Six fous deux olarak da bilinir, 1976) ve France/tour/détour/deux enfants (1978)adli tv dizilerinde ve çok sayıda video görüntüsü, iş ile cinsellik arasındaki ilişkiye özel göndermeler ve Fransız çalışma yaşamının karmaşık temsilleriyle doldurduğu uzun metrajlı film Numéro deux’de (Numara iki, 1975) video’nun olanaklarını araştıran bir dizi eser üretti.

Godard, Sauve qui peut (la vie) (1980) ile kurgusal anlatı sinemasına geri döndü, peşinden “Tutku” (1981) geldi. 1980’lerdeki filmleri, geniş bir yelpazede dolasıcaktı: Komedi-gerilim filmi “Détective” (1984), romantik cinayet öyküsü “Nouvelle Vague” (1990) -Norman Mailer, Woody Allen, Peter Sellers, Burgess Meredith ve molly Ringwald gibi- yıldızlarla dolu bir “Kral Lear” (1987) ve kutsal kitap öyküsünü çağdaş İsviçreye yeniden konumlandıran tartışmalı “Je Vous salue” Marie’yi (Merhaba Marie, 1983) kapsar. Ne var ki, son filmler her şeyden önce, artık yaşlanan sinemaçının kendisini bir kez daha kayıp veya hayalci olarak keydeder ya da bir kez daha kurumsal temsil siyasetine yoğunlaşarak, karmaşık ve yanılsamalı imaj yaratma, film anlatma işini ciddi ve bazen komik merkezi temaları olarak ele alır. Uzun metrajlı filmlerinin yanı sıra bir dizi video çalışması-1992’de New York Modern Sanat Müzesi’ndeki bir gösterimle ünlenen çalışmalarının çoğunlukla ihmal edilen bir alanı- üretmeye devam eder.

Godard’ın sineması, sadece “siyasal film” yapma konusunda değil “filmleri siyasal olarak yapma”ya vurgusu bakımından da en siyasal sinemalar arasına girmektedir. Kilit temaları para, cinsellik, siyaset ve temsil mekanizması olarak bizzat sinemasının kendisidir. Gödard, güçlü romantik dürtüleri olan bir materyalist ve güçlü varoluşsal eğilimleri olan bir Marksisttir. Holywood sinemasının Klasizmini sindiren filmleri, elinden geldiğince yeni ve yoğun haz alınabilir bakma ve dinleme rejimleri yaratan katıksız bir Avrupa Modernizmi’yle yoğrulmuştür. Gerçeğe merkezi bir öncelik veren radikal bir anti gerçekçi’dir. Anlatılacak ve anlatılmayacak çok fazla masalı olan kusursuz bir anlatıcıdır. İnsan öznesi ve toplumsal konularla uğraşısında sinemanın sesleriyle görüntüleri arasındaki karmaşık bağları -ve mesafeleri- yaşam boyu araştırmış üstün bir sinema gösterge bilimcisidir.

Kimler Neler Demiş?

Bildir
avatar
wpDiscuz