William Harvey kimdir, biografisi, hayat hikayesi

0
48
unknown artist; William Harvey (1578-1657); Royal College of Physicians, London; http://www.artuk.org/artworks/william-harvey-15781657-192478

William Harvey (1578-1657)

Astronomide Kopernik’in, fizikte Galileo’nun başlattığı devrimci atılımı tıpta Harvey gerçekleştirir. Kan dolaşımı üzerindeki çalışma­sıyla bilim tarihine geçen Harvey, yalnız bu çalışmasıyla değil tıp alanında yerleşik önyargıları kırmakta göster­diği başarıyla da öncü kişiliğini kanıtlamıştır. Özel yaşamı renksiz ve tekdüze geçen Harvey’in bilim adamı olarak büyüklüğünü iki özelli­ğinde bulmaktayız: (1) Gerçeğin, kökeni hangi otoriteye dayanırsa dayansın önyargılarda değil, nesnel gözlem verilerinde olduğu inan­cı; (2) Dini inançlardan kaynaklanmış bile olsa her türlü bağnazlığa karşı durma cesareti.

YAŞADIĞI dönemde büyücülük, resmi yasağa karşın, halk kesimin­de yaygın bir uygulamaydı. O sıra­da yıkıma yol açan büyük bir deniz fırtınasından hükümet büyücüleri sorumlu tutmuştu. Bu gerekçe ile yakalanan bir grup savunmasız zavallı insanı ölüm cezasından Kralın başhekimi Harvey kurtarır.

Harvey’in, doğal yıkımlarla”büyücülük” de­nen pratiğin bir ilişkisi olmadığına başta Kral olmak üzere yetkilileri inandırması kolay ol­mamıştı, kuşkusuz.

İngiltere’de küçük bir kasabada 1 Nisan günü dünyaya gelen William çocukluğu bo­yunca arkadaşlarının, “Nisan Balığı” sataşma­larına hedef olmuştu. Varlıklı babası aynı za­manda kentin belediye başkanıydı. William on beş yaşına geldiğinde üniversiteye girmeye hazırdı; sıkı bir sınavdan geçerek Cambridge’e girmeyi başarır. Bilimin diğer kollarında oldu­ğu gibi tıpta da gözlem ve deneyin ağırlık ka­zanmaya başladığı dönemdi bu! Öyle ki, üni­versite’ye ilk kez, ölüm cezasına çarptırılan iki suçlunun cesetleri üzerinde inceleme yapma izni verilmişti. William’in tıp alanında yaşam boyu yoğunlaşan ilgisi, işte teşrih masasındaki bu incelemeye katılmasıyla başlar.
Ortaçağ boyunca astronomi ile tıp ön plan­da tutulan başlıca iki çalışmaydı. Astronomi­nin büyük otoritesi Ptolemy, Aristoteles’çi dü­şüncenin dokunulmaz simgesiydi.
Tıp’ta ise öğretisi tartışmasız kabul edilen otorite Bergama’lı Galen (M.S. 131-201) idi.
Roma İmparatoru Marcus Auerius’un hekimi olan Galen, özellikle anatomi alanındaki çalışmalarıyla ünlüydü. O zaman insan cesedi üze­rinde incelemeye izin yoktu. Galen ister iste­mez çalışmalarında domuz, köpek, maymun gibi hayvan ölüleriyle yetinmek zorundaydı.
Bu yüzden, incelemeleri sınırlı kalmanın öte­sinde birtakım yanlışlıklara düşmekten kurtulamaz. Rönesans döneminde insan cesedi üze­rinde inceleme serbest bırakılmıştı. Ancak anatomi profesörleri teşrih işini asistanlarına bıraktıkları için önemli bir ilerleme sağlanamı­yor, Galen öğretisi etkisini sürdürüyordu.

Bu geleneği ilk sorgulayan bilim adamı Andreas Vesalius olur. Padua Üniversİtesi’nin 23 yaşındaki bu genç profesörü (1514-1561) teşrih çalışmalarını kendisi üstlenir, inceleme yöntem ve araçlarını geliştirmede önemli adımlar atar. “İnsan Vücut Yapısı Üzerine” adlı yapıtında gözlem ve bulgularını ortaya koyan Vesalius, Galen öğretisinde saptadığı yanlışlıkları belirtmekten de geri kalmaz. Anatomi gözlemsel bir bilim olma yoluna onunla girer.

Ne var ki Vesalius fizyolojideki ça­lışmalarında aynı başarıyı göstere­mez. O da geleneksel öğretiye uya­rak vücuda alınan besinin önce ka­raciğerde “doğal ruh” kazandığı, sonra kalpte yaşamsal ruha, beyinde ise hayvansal ruha dönüştüğü inan­andaydı.
Gerçek bir nesne olmaktan çok bir özellik saydığı hayvansal ruhu, sinir sistemi aracılığıyla, bedensel devinim ve davranışları düzenleyen bir güç olarak algılıyordu. “Metafiziksel” diyebileceğimiz bu tür sap­lantılarına karşın, Vesalius’un bir gözleminin bugün de geçerliğini ko­ruduğu söylenebilir “Beynin yapısı­na gelince, şimdiye dek incelediğim maymun, köpek, kedi vb. dört ayak­lı hayvanların nerdeyse ayrıntılarda bile insanla benzerlik içinde oldu­ğunu gördüm.” Harvey, Cambridge’de başladığı tıp öğrenimini, Vesalius ve Gaiileo’nun adlarıyla ün kazanan Padua Üniversitesinde sürdürür. Ama genç bilim adamı aradığını bulamaz: Vesalius’un açtığı çığır ölümünden sonra terk edilmiş. Galen öğretisi yeniden egemenliğini kurmuştu.

Hayal kırıklığına uğrayan Harvey duruma katlanır, diplomasını alınca­ya dek tepkisini ortaya koymaz, ül­kesine döndüğünde, öğrenimine ara verdiği üniversitesi onu öğretim gö­revlisi olarak kabul eder. Esmer ve çelimsiz Harvey büyük bir istençle kovulduğu çalışmasında sergilediği haşan ve üstün yeteneğiyle çok geç­meden öncü konumuna gelir. Aynı zamanda Saray’ın başhekimidir.

Kral Birinci Gharles’ın Cromwel karşısında yenilgiye uğrayıp idam edilmesine karşın Harvey saygınlı­ğını yitirmez, araştırmalarını daha yoğun bir çabayla sürdürür. Şimdi sorulabilir: William Harvey’i bilimin öncüleri arasına yücelten başarısı neydi?

Bu soruya vereceğimiz yanıt iki nokta içermektedir. İlk nokta Harvey’in titiz ve sabırlı bir gözlemci olarak verdiği örnektir. Kalbin yapı ve işleyişine ilişkin yerleşik öğreti önyargıya dayanan hatalarla yüklüy­dü. Örneğin, damarlardaki kanın maviye çalması, arterlerdeki kanın ise açık kırmızı olması iki ayrı sis­tem olarak algılanmıştı. Ancak ka­nın bir sistemden diğerine nasıl geç­tiği bir sorundu. Galen ve onu izle­yenler geçişi, sеptуm’un (kalbi orta­dan ikiye bölen dikey duvarın) ince gözenekli bir doku olduğu varsayı­mıyla açıklamışlardı. Oysa septum hiç bir sızıntıya elvermeyen katı bir yapıya sahiptir. Düzeltilmesi gere­ken bir başka hata da, kanın akışını sağlamak için kalple birlikte arterle­rin de genleştiği inancıydı. Değineceğimiz ikinci nokta. Harvey’in in­celeme yöntemidir. Hayvanları canlı olarak incelemeyi ilk kez Harvey denemiştir. Göğüslerini açarak kalbin atışını doğrudan gözlemliyordu.

Kalp değişimli olarak atan ve duran bir işleyiş içindeydi. Eline aldığında kalbin gene nöbetleşe sertleşip gev­şediğini duyumsuyor, sertleştiğinde organın kasılıp solgunlaştığını, gev­şediğinde genişleyip kırmızılaştığını görüyordu. Gözlemleri sonunda onu şöyle bir yargıya ulaştırır: Kalp “içi boşluk” pompa gibi çalışan bir kas­tır; öyle ki eyleme geçtiğinde iç boşluğu daralmakta ve kan dışa yö­nelik akışa geçmektedir; gevşedi­ğinde ise tam tersine kan genişle­yen iç boşluğa dönmektedir.

Kalbin kasılmasıyla atar damarla­rın kan taşıma dışında nabız atışı da verdiğim belirleyen Harvey, taşınan kanın miktarını da saptama yoluna gider. Kalbin her atışında yaklaşık 30 gram kan pompaladığını hesaplar (Bu dakikada 72 vuruş olduğuna göre bir dakikada yaklaşık 5 litre, bir günde 6200 litre demektir).

Şaşırtıcı bulduğu bu olguyu Har­vey açıklamadan duramazdı. Bu ka­dar çok kanın pompalanması ancak çevrimsel bir akışla olasıydı. Öyley­se, kan dolaşımı hipotezi açıklayıcı tek seçenekti onun için. Bu açık­lamada kalbin çalışması, her türlü gizemli güçlerden uzak, salt mekanik bir işleyiş olarak algılan­mıştır (Kan dolaşımı hipotezinin ol­gusal olarak doğrulanması mikroskopun icadını bekler. İtalyan bilgini Malpighi 1661’de mikroskopla kurbağa akciğerinde, atar damarlarla toplar damarların, kılcal damarlar aracılığıyla birikimine bağlı olduğunu saptar).Harvey incelemelerini daha ileri götürerek, damarların kanın akışına tek yönlü geçiş verdiğini belirler. Bu geçitler “çek-valf” işlevi gören kanatlarla donatılmıştır. Kanatlar atar damarlarda kanın vücuda akışını, toplar damarlarda kalbe dönüşünü sağlamaktadır.

Harvey kan dolaşımına ilişkin buluşunu 1628’de Latince yazdığı küçük bir kitapta (Hayvanlarda Kalp ve Kan Devinimine ilişkin Anatomik Bir Tez ortaya koymuş­tu. 1651’de yayımlanan ikinci kitabı embriyoloji konusunda Antik Çağ’dan o güne uzanan yaklaşık iki bin yıllık dönem de yapılan en önemli incelemeyi içeriyordu.

avatar
  Subscribe  
Bildir