[Şair] Tevfik Fikret biyografisi, hayat hikayesi, eserleri (1867~1915)

0
20

TEVFİK FİKRET Biyografisi (1867 – İstanbul – 1915)

Bir Şairin Fetva’sıyla
Han-ı Yağma” İttihad ve Terakki iktidarının basına düsen belki ilk yıldırım olur (1912) öncesi de, parti iktidar ağacına sonrakiler gibi, açgözlü, pisboğaz, sırnaşık kurtlar üşüşür Sanki bir ulusun iradesi, hizmet gücü rezil bir azınlığın yaran yağması, sömürü sofrasıdır. Bu pis kurtlarla kötü yönetim yüzünden, devlet soygunları ve söylentileri yaygınlaşır, ayrık otları türü dallanır, budaklanırlar Hepsine karşı savrulanrı taşlı-alaylı “Yağma” şiiri, tek başına zamanın Sadrıazamı Tal’at Paşayı bile etkisi altına alır, ve bir adamını Fikret’e yollayarak sordurur: Beni de, katıyor mu bu hırsızların içine?” Yumruğunu sıkan inkılap şairının cevabı kesindir: “—Evet”, der. “Onları önleyemiyorsa, her namuslu adam gibi çekilsin.” Şair bu karşılığı zamanın Başbakan’ına verebilecek tek tük kişilerden biridir Çünkü yakın geçmişte, “Genç-Türkler” hareketi ile İttihadı ve Terakki gizli cemiyetini her türlü tehlikelere karşın desteklemiştir. Daha dün, Cemiyet, Selanik’den kendisine bir “Millet Şarkısı” ısmarlamıştır. O da hemen şarkıyı yazar ve hisar mezarlığında buluştuğu dostu Salih Nigar Kerametle gizlice gönderir (25-6-1908) Ancak Şair’in o fetvasıyla der ki son şüpheli imanlar da yasallaştırılabilmiştir. Parti, şaire borçludur, şimdi…

Biyografi Üstüne Bir Çift Söz
Şimdi okuduğunuz bu satırların başından bir olay geçti: önce Fikret, çeşitli kitap ve kaynaklardan incelendi. Kaynakların çoğu, onu hiç görmemişlerce yazılmıştı ve bunlara dayalı fikir, kanı ve yorumlar sıralandı. Ama bir de Fikret’i gören ve onunla görüşenlerle konuşalım dedik Fikret’in tek yaşayan son dostu, Şair Nigar Hanımın oğlu doksan dört yaşındaki Salih Nigar Keramet ve başka bir seksen yaşındaki öğrencisiyle görüştük. İşte o zaman gören tanıklarla, söylentiler arasındaki yanlışlıklar çelişkili yorumlar birden ortaya çıkıverdi. İncelemeyi yeniden düzenledik Bu fırsattan yararlanarak genç biyografi yazarlarına deriz ki Bir “kişilik” incelenirken, varsa O’nu görmüş ve görüşmelerin kendileri veya eserleri önce ele alınmalıdır. Yahut ancak O’na yakınlıkların (olabildiğince) güvenli kaynaklarına dayanılabilir Çünkü biyografi: roman, hikaye gibi uydurma değil, bir gerçekler, olanlar belgesidir. Yoksa tarihin astarını oluşturan geçmiş olaylar, bambaşka bir yüzle gelecek kuşakları şaşkına çevirebilirler. Hemen ufak bir örnek verelim. Çeşitli kaynaklar Fikret’in sade ölüm gününü 5/6-14-15 ve 19 Ağustos 1918 olarak gösteriyorlar Oysa doğrusu sonuncusudur.

Pir Şair’in Çilesi
ikinci kitabı “Haluk’un Defteri”; çocuk sevgisiyle kucaklanan bir insanlık bildirisi, bir yeni kavramlar destanıdır (1911) Hanı o ayarda fikri, bilinci şiirleştiren kaç şair anımsarız? Ayrıca Ulu Önder de Fikret’in ileri ve sağlam fikirlerinden esinlendiğim öğünçle açıklamıştır. Devrimlerinde O’ndan kıyılcımlar vardır. Nitekim Aşıyan Müzesindeki bir anı defterinin tek sayfası hep açık durur: Üstündekiler Şair’in ölümünün üçüncü yıldönümünde ve aynı günde bu ziyaret vesilesiyle yazılmış “19 Ağustos 1918, Pazartesi: Tavaf-ı tahatturunda bulunmakla mübahi perestişkaran-ı Fikret (imzalar) Mustafa Kemal (Atatürk), Süleyman Nazif, Faik Ali.”
Mehmet Tevfik, bundan yüz on iki yıl önce Kadırga’da doğar Halid Ziya Uşaklıgil, Toscanini, Madam Curie “Skolodowska”‘larla yaşıttır. Dedesi, oğlu Hüseyin’i okutmak üzere Çankırı’nın Çerkeş köyünden tüm malvarlığıyla İstanbul’a göçer Babası Hüseyin efendi öğrenimini Başkent’de tamamlar Giderek temiz ahlakı, dürüst davranışlarıyla seçkinleşir İlkin Vakıf Kaymakamı. Şehir Belediye Meclisi Üyesi ve sırasıyla Mutasarrıf olur Bu son derece nitelikli devlet memuru padişahın siyasal bir fermanıyla “dönüşsüz” dış görevlere sürülür., ve nihayet oralarda yaşamını bitirir (1888-1904). Anası Hatice Refia hanım, Sakız Adası mühtedilerinden Hüsrev Beyin kızıdır. Müslüman-Türk olarak dünyaya gelir. Çok zayıf ve duyarlı bir kadındır ama o da her ikinci dine geçenler örneği son inançlarında başkalarından daha bağrıaz olur. Dahası hasta hali, dirençli isteğiyle gittiği Hicaz’da koleradan ölür Ne var ki çocuk Fikret, on iki yaşında anneden öksüz, sonra da sürgündeki babadan uzak kalır. Topluma ve insanlara karşı alıngan, incinir, çabuk kırılır bir yaradılışa sahiptir. Bu ruh halinde geçmişteki yazgı zinciri ile olayların etkisi büyük olabilir.

Geçmişe Uzaktan Bakanlar
Yıllar ardarda katlanırken Aşiyan Şairi’ nin üstüne çok şeyler yazılıp söylendi, şüphesiz daha da söylenecek Şair ideolojik, dinsel, fikri ve edebi merceklerle didiklenerek incelendi Bazıları şiir ve manzumelerim arı Türkçeye de çevirdiler Acaba bu çeviriler arasında ne denli ortak yan yön ve noktalar saptanabildi ki? Doğrusu bilmiyoruz. Kimileri materyalist diyerek sosyalist bildiriler yayınlattılar Kimisi de kendi eğilimince şair bile saymadı. Hakkında görgü ve bilgiye dayanan saygıdeğer eserler pek azdır Elbette şu birkaç sayfacıkda O’nu anlatmaya yetmiyecek. Ama hani “Ferda” ozanına milyonla yürekte yatan dikilmemiş sütbeyaz bir mermer anıt var ya İşte bu satırlar belki ona bir mala harç veya taş kırıntısı olabilirse Yeter Bakın özgürlük, erdem, yurtseverlik ve insanlık aşkını duyanlarcasına nasıl kükrer:
“Millet yoludur, hak yoludur, tuttuğumuz yol:
Ey hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa varol…” sesiyle sarayları sarsar.
Zaman O’nu Nasıl Karşılar?
Çocuk Fikret yirmi bir yaşına kadar sıkı aile bağları ile okul çevresinin etkisi-altında büyür (1888). Hemen aynı yılda babası O’nu Hariciye Nezareti İstişare Odasına kaydettirir. Ne var ki orada çok kalmaz Resmi daire tekdüze, yavan gelir kendine Üstelik aylıklar da düzenli ödenmez. İlk istifasını basar Ticaret Mektebi’ne Öğretmen olur. Sonradan dairedeki birikmiş aylıkları, kendisine topluca getirilince; “emeksiz ve işsizlik” karşılığı verilen O parayı “almayacağını” bildirir. Bu toy gencin davranışı, devrin zalim yönetiminin donuk suratına indirdiği ilk tokattır. Bugünden, “Yarın’ın Adamı” olmayı tasarlayan idealist gençlere burada çok değerli bir ders yatar. Özellikle okuldaki Türkçe, yazı ve resim derslerinde üstün beceri ve başarısıyla sivrilir ömrü boyunca yaşamı güzel sanatların söz, çizgi, biçim, resim, süs ve bezeme dallarında dalga dalga örgülenecektir. Ayrıca ülkesinin geleceğini çocuk eğitiminde görmesi ve bu yoldaki çabaları ilginçtir.
Şlir uğraşısı yine okul sıralarında başlar, hemen 14 yaşında.. Manzumeleri dönemin dergilerinde yayınlanır Hocası Recaizade Ekrem’in öğütlemesiyle Fikret’i. Ahmet İhsan’m çıkardığı Servet-i Fünun Dergisinin başına getirirler (1896). Yaldızlı gölgeler şairi, bu cılız dergiyi alır. Kısa zamanda yeni bir çığırın, alışılmamış bir akımın öncüsü, bayraktarı yapar. Çevresine topladığı H Ziya (Uşaklıgil), C. Şehabettin, M Rauf, H. Cahid (Yalçın), A Ekrem (Bolayır), H Siret ve S Nazif gibi genç şair ve yazarlarla bir edebi okulun kılavuzluğunu üstlenirler. Artık geleneksel Divan ve Tanzimat Edebiyatı bir yana itilir Dil ve üslüpta yenilikler, bambaşka konular denenir. Devlet batış, çöküş korkuları içinde haşiyelerle payandalıdır özgürlük ağza alınmaz. Gençler bu batak ortamdan kaçarak çıplak ve romantik doğaya sığınırlar. İşte Batı’dan çağın Romantizm, Sembolizm, Realizm gibi edebi rüzgarları edebiyatımızın üstünde esmeye başlar. Siyasal görüşte üç ana düşünce akımı yürürlüktedir Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük Derginin gidişi eskilerin düşmanlığını, Padişahın öfkesini üstüne çeker, nazma nesir işlenirken şiir nakşıyla.. Saraya verilen Genç-Türklük jurnaları ile bir gün Fikret de tutuklanır ve evi aranır Sonra suçsuz bulunarak salıverilirse de artık Dergi’den ayrılmak zorunda kalır

Devrim Hazırlayan Dizeler
Yakın geçmişin bazı okullarında ünlü şair edebiyat hocaları dersler verirdi. O okul öğrencilerine ne denli imrensek yeridir; çok şair yetiştirdi. Oysa adına Türkçe veya Edebiyat öğretmeni takılıp kendileri birer “Edebiyat Memuru” olanların öğrencilerine ne denli acınsa da azdır, değil mi? Doğrusu o talihli Öğrencilerdendi. Sultani’de hocaları, Recaizade Ekrem, Muallim Feyzi, Abdurrahman Şeref ve Şeker Ahmet Paşa ‘lar gibi dönemin ünlü kişileridirler. Böylece Şair öğrenci de kendi okuluna Türkçe hocası atanır. (1894) Dışardan başka yan görevler de yüklenmektedir. En önemlisi Roberi Kolej bunlar arasına girer Biraz öncesi dayısının kızı Nazıma hanımla evlenir (1890). Haluk doğunca da ahlaklı, tutarlı ve yuvasına bağlı bir aile babası olarak görünür (1895).

Düşünce Savaşçısı Bir Ozan
Kimi zaman yüreği, yoksul ve kimsesizlerle dolu yurdunun insanları için çarpmaya görevlidir. Gafillere şu uyarısı bir vızıltı gelirken
“Sen zanneder misin ki benim bütün elemlerim?
Hey hat’ Ben nevaib-ı eyyamı (günleri acı seslerini) inlerim.” derken
“Düşünüp işlemek ayinimdir. Yaşamak dini benim dinimdir.” diye seslenmektedir. “Haluk’un Vedaı” nda, tek çocuğunu köhne Bizans’tan İskoç illerine uğurlar…, kende:
“Bize bol bol ziya kucakla, getir, Düşmek çevreyi görmemektendir.” ile son öğüdünü verir, babaca Çünkü Haluk gençliğin, sembolü ve kendinin toplumla bağıdır da.. Artık özvarlığını, mitolojinin Ateş Tanrılarına kadar götürür. Giden “özlem” ve gelecek “umut” tur dış ülkelerden… (1911). Tıpkı “Yükselmeyen düşer: ya terakki, ya inhitat.. Yükselmeli, alnın değmeli semalara, doymaz Beşer dedikleri kuş itilalara…” dizeleri yankılanmadan önce Rumeli Hisarı’n- daki Âşıyan köşesine çekilmiştir. Yalnız Kolejdeki görevini sürdürür “Rübab-ı Şikeste” (Kırık Saz) adlı kitabı yayınlanır (1900): Kitap hemen kapışılır Sonradan çeşitli baskıları çıkar. Bizans, O’nun “Sis” iyle örtünür ama altındaki yalan, dolan, ikiyüzlülük, kahpelik, bayağı çıkarcılık cifelerini de sergilerken lanetler yağdırır Hala onların tersi pek söylenememektedir hani… Sultani hocasına göre değişmeyle gelişme sağlanacaktır Ama nasıl? “tarihi Kadim” de
“Şüphe bir nura doğru koşmaktır.
Hakkı tenvir ukul için haktır.”
İlkesi, önce çağın bilim, teknik, uygarlık ve kültür çabaları, temiz ve içten bir ahlakla atbaşı beraber yürütülecektir örneğin “Devenin Başlından: “Haksızlık eden başları bir gün…, koparırlar.” ile, “Acı şeyler. Haluk, fakat gerçek” lerin tutku yolunu vurgular.
O şair, yaşamında bir kahramandı, bir yiğittir Hiçbir makam, güç ve tutku önünde eğilmez Dış gezilere de gitmez. Hiçbir Batı ekolüne angaje olmayan bağımsız bir kişiliktir. Gençliğe öğüdü salt kendi örneğinden verir: “Mağrur olun.. Fakat Vatan ikmali şan için Evladının kemalını ister, O mutlaka İster ki siz de himmet edin, siz de yükselin.”
İnkilabçı Şair elinde tuttuğu bayrakla, gittiği yolda, hiç ardına bakmaz.. İlle de ardından gittikçe çığlaşan görmediği, bilmediği Özgürlük alayları yürüyecektir O, yüceleştirdiği, hayran olduğu “İnsan” ı bilir:
“İnsan melek olsaydı, cihan cennet olurdu.” yorumuyla, konunun zorluk ve karmaşıklığını açıklar Arı duru dizeleri birer özdeyiş olarak ağızlar da gezerken, Tanrı anlayışında dar görüşlülere, din yobazlarına bilmece gelen dizeleri “Haluk’un Amentisü” nden aktaralım. “Bir kudret-i külliye vat, ulvi ve münezzeh, Kudsi ve muallA, O’na vicdanla inandım. Toprak vatanım, nev-i beşer milletim.. İnsan İnsan olur ancak, buna iz’anla inandım.” Yani takma ad, nitelik ve fikirlerle değil .. Şanlar, ünler ve mevkilere tepeden bakarak, bugünde aynı kalan sahnededir. O’nu “Cökten yere” indirerek, içinin tepkisini yankılandırır., ve sonunda “İnsan” Tanrının en değerli akıl zerresi, eserinin bilincinin parçası olarak oradan yere indirilirken, bir vahiy edasıyla ünler
“… Ey hayat.
Ey Ruh-i kainat.
Takdis edin: Beşer
Takdise müstehaktır; Odur Rabb-i hayr-ü şer,
Rabb-i mümkinat! (Olağanların Tanrısı)” (1907)
Hele şu satırlar
“Ebnayı beşer birbirinin kardeşi… Hülya!.
Olsun, ben o hülyaya da bir canla inandım.”
Boğazın En Güzel Penceresinden Fikret genç yaşında Koleje hoca olur ve ölümüne kadar oradaki görevinde kalır. Ne var ki anglo-sakson eğitim ve öğretim yöntemlerini orada inceler. Onlar, kendinin de yetiştiği köhne Fransız sisteminden daha üstün ve çağdaştırlar. Beride Vatan ananın acılarının kaynağı ise Abdülhamid despotluğunda düğümlenir. O’nun devrilmesiyle her şeyin düzeleceğine şairle beraber herkes de inanır. Zira şair ülkenin duyuş- düşünüş ufuklarını aydınlatan “Fener Adam” Urdandır ki nurlu kişiliklerinin gölgesi, göçüşlerinden sonraki takvimler üstüne de yansır Hani, “Kızlarını okutmayan millet, oğullarını manevi öksüzlüğü mahküm etmiş demektir; hüsranına ağlasın!.. “İşte öyle bir toplumun bir yarısı cehaletle ağlarken, ötekisi nasıl gülebilsen, ki?
Korkulu titreyişlerle geçen çileli yıllar. Kapalı perdeler arkasında elden ele fısıltıyla okunan kaçak şiirlerin sonucu bir güne varır. Padişah, Selanik’den çekilen tellere boyun eğer Meşrutiyeti ilan etmek zorunda kalır. Garip bir rastlantıyla aynı gece Fikret’in evine hırsız girer. Tüm elbiselerini alır götürür. Şair, eriesi gün çağrıldığı ilk İttihad Cemiyeti açık toplantısına garip bir elbiseyle katılır. İlk coşkunluk günleri geçtikten sonra Parti kavgaları gecikmez, hemen başlar. Fikret’e Bakanlıklar önerilir. Politikaya girmez, ama o yalnız Galatasaray Müdürlüğünü benimser. Sultani’yi bitiren Salih Keramet’i yanına ders Nazırı olarak alır. Hüseyin Cahid’le “Tanin” i çıkarırlar Cahid gazeteyi bir parti organı haline dönüştürünce. “Lain” diyerek oradan ayrılır Bogaziçinin en güzel penceresinden evreni seyrederken düşündüğü hep idealındeki yurt ve gençliktir Onları piyasa pisliklerinden korumak, hak ve hakikatin arama bilincine erdirmek için ateşten dizelerini sanki kayalara kazar gibidir Zamanın Maarif Bakanıyla geçinemez Müdürlükten yardımcısıyla birlikte ayrılırlar. Çünkü o kendini görmeyenlerin anlattığı gibi mariz, melankolik değildir aslında. . . Ancak uğursuz ters olayların, uzlaşmaz çelişkilerin etkisindedir Yine erken farkına varılamayan, eskimiş bir şeker hastalığının pençesinde kıvranır Şeker’- in arazı bugün herkesçe bilinmektedir.. Ya ö dönemde? Hastalığın sınırlı yaptığı ruh halı ve, ilkelerinden ödün vermez karakter çizgisiyle tepkileri daima seri çıkar. Sonunda küser, kırılır, öylece de belki adını huysuz, kendini huzursuza çıkarırlar., kimbilir. Hal o ki hala o en güzel pencerenin algılarından bizlere verdiği nice vergileri bizler yine minnetle kullanmaktayız. Ne var ki o’ndan her baş her gönül ancak nasibince pay alır demeli… ötesi, laf ve güzaf’a çıkar. Söz gelimi gün gelmiş İnsan onurunu, namusunu, ulusunun ak alnına altın yapraklı defne dallarından örülü bir taç olarak koymuş. Fakat ulusu, kendini yeryüzüne gereğince tanıtamamış.. Nobeller, Tagorlara dağılırken..

Hazin Son, Ama Şerefli
Kırksekiz yaşın acıklı sürecinde ömür perdesi, son kez, şekerle romatizmanın acımasız elleriyle kapanır. Şimdi O’nu tanımış tek dostu ile son öğrencilerinden birini dinleyelim: “Sınıfta ders verirken çok tatlı, arı duru, kolay bir dille yumuşacık konuşurdu. Şlir okurken adeta hoş bir musiki parçası dinlerdik. Türkçe yazı dilinde yaptığı imla kolaylıklarından kimse söz etmedi. Bazı şiirlerindeki ağdalı osmanlıca devrin geçerli nazım diliydi, sanat diliydi, onu da kullandı. (Bir örümcek götürür hakka beni) diyen büyük hocamızı, gerçek dışı niteleyenlere katılmıyoruz. O’nun özgün fikirlerinin harcı yaşadığımız rejimin temellerinde hala yatar. Anısı önünde saygılı borcumuzla eğiliriz.”
Fikret Âşiyan’da yattıkça, mermer kabrının üstündeki sarı otlar her mevsim sararıp dökülecek.. Galiba yalnız Rıza Tevflk’in sunduğu “Ziyaret” çelengi hiç solmadan kalacak gibi duruyor.
Aziz anı tablosunu bu dünyadan göçüşünden biraz önce yazdığı ve sonradan bulunan şu dizeleriyle bağlayalım.
“Artık hayat için yetişir bunca infial. Dinlenmek isterim., ki taab-ı darı mihnetim. Artık lehi (boş) vucud, tehi dil, tehi hayal, Dünyada şimdi ben dahi bir fazla sıkletim.”

Yazar : Halil İbrahim GÖKTÜRK

Kimler Neler Demiş?

Bildir
avatar
wpDiscuz