Rönesans dönemi hakkında bilgi, Rönesans döneminde bilim ve anatomi.

0
53

Rönesans döneminde tıp

Varlığımızı içinde sürdürdüğümüz vücudumuz, aslında bize tamamen yabancı, ancak dışarıdan tanıyabildiğimiz ve “bizlere öğretilenler aracılığıyla bir fikir sahibi olabildiğimiz tuhaf bir aygıt; daha da tuhaf olanı, bu aygıt “biziz”…
Hareketlerimiz, davranışlarımız, düşüncelerim­iz, duyularımız ve duygularımız; bizi betimleyen herşey, bu yabancı olduğumuz aygıtın içinde oluşmakta, işlenmekte ve gelişmekte. Bu aygıtın yapısını çözmek için okullar kurulmuş, bilim dalları gelişmiş, meslekler türemiş. Oysa öğrenmeye çalıştığımız herşey, gözlerimizin bir türlü ulaşamadığı, ama içinden de bir türlü sıyrılıp çıkamadığımız, deriyle kaplı, içi ‘organ’ dediğimiz cisimlerle dolu paketin içinde.

Vücudumuza öyle yabancıyız ki onunla ilgili olarak bildiğimiz herşey, bize ölülerce sunulmuş, onları araştıranlarca armağan edilmiş. Bu ölüler kimi zaman hayvan, kimi zaman insan olmuş. Araştırıcılar ise, içinde kendi vücuduna karşı merak uyanan ilk insandan, eserlerinde kusursuzluk arayışına düşen sanatçılara, gerçeğin arayışına düşen bilim­cilere kadar çeşitlilik göstermiş…Vücudun tanınması ve onu oluşturan parçaların tanımlanmasına yönelik çalışmalar Anatomi (anatomia = keserek parçalarına ayırmak) adı verilen bilim dalının kapsamını oluşturmuş, kapsam gitgide genişleyerek günümüzde organların ve diğer vücut yapılarının mikroskopik boyutlarıyla incelenmesini de içerecek bir düzeye gelmiştir. Ancak tuhaftır ki, makroskopik anatomi, zirvesini bugün değil, bundan 500-600 yıl önce yaşamış, o dönemden bugüne gelişmeler olmakla birlikte, dev bir sıçrama olarak nitelendirilebilecek bir adım atılmamıştır. Anatominin altın dönemine büyük katkıda bulunan bilim ve sanat dehası Leonardo da Vinci (1452-1519)’nin bu konudaki çalışmaları, birbirinden çoğunlukla ayrı tutulan bilimsel ve sanatsal düşüncenin ortak ürünlerinin varabileceği noktayı belki de en iyi kanıtlayan göstergedir.

Anatomi çalışmalarının başlangı­cı hakkında elimizde kesin kanıtlar yok. Ancak ilk tarihsel verilerden, Eski Hindistan’da anatomik bilgi sağlamak amacıyla ölü hayvanların disseke edildiğini (disseksiyon: ka­davranın kesilerek parçalarına ayrıl­ması işlemi) ve hekimlik öğretimin­de anatominin temel olarak alındığı­nı anlıyoruz. Eski Çin’de, İ.Ö 2650 yılına ait olduğu tahmin edilen bir eserde kan dolaşımından ilk olarak söz edildiğini, Mezopotamya ülkele­rinin ise kutsal saydıkları karaciğerle yakından ilgilendiklerini görüyoruz.

Anatomide kayda değer ilk geliş­meler Eski Yunan’da başlamış; Pythagoras (İ.Ö. 570-489) “Humoral Teori”yi öne sürmüş; insan vücu­dunda dört türlü sıvı (kan, sarı safra, siyah safra, balgam) olduğunu iddia eden bu teori daha sonra Empedocles, Aristoteles ve Polybus tarafın­dan geliştirilmişti. Hippocrates (İ.Ö. 460-377) çalışmalarını mistik düşün­celerden çok dikkatli gözlemlere dayandırmış ve bulgularını topladığı Corpus Hippoeraticum’da başka yazarlarca öne sürülen bilgilere de yer vermişti. Aristoteles (İ.Ö 384-322) ise, anatomi çalışmalarını çok deği­şik konular üzerinde yürütmüştü.

Ancak o dönemlerin, insan kadavra­sı kullanımına elverişli olmaması, araştırmaların hayvanlar üzerinde yürütülmesini zorunlu kılıyor, bu da birçok hataya neden oluyordu.

Aynı dönemlerde yaşamış diğer bazı araştırmacıların Aristoteles’in gölgesinde kaldıkları bilinmekle be­raber, Aristoteles’ten Galenos’a (İ.S. 131-201) gelinceye dek bütün eser­leri günümüze kadar ulaşan bir araş­tırmacı olmadığını da gözönüne al­mak gerekir. Bunlar hakkındaki te­mel kaynağımız ise Galenos’un ken­disidir. İlk disseksiyon kılavuzunu yazan Diocles bu araştırmacılardan biri.

Anatomik çalışmaların merkezi Atina’dan İskenderiye’ye kaydıktan sonra, insan kadavrası üzerinde dis­seksiyon olanaklı hale gelmişti. An­cak Roma hakimiyetiyle birlikte entellektüel ve politik koşullarda olu­şan değişiklikler nedeniyle (ölüye saygı, ölüyü kanuni yollarla koruma biçimi, batıl inançlar, vb.) bu uygu­lama İ.S. 2. yüzyılda ortadan kalk­mış olacak ve ancak Rönesans’ta kendini yeniden gösterebilecekti.

Peki, bu geçiş nasıl olmuştu? İnsan kadavrası üzerinde disseksiyona izin veren etken neydi? Cevabı çok zor değil. Eski Yunan’da ölüye, dini inançlardan kaynaklanan bir saygı gösterilmiş, ölünün ruhunun aksi takdirde rahat edemeyeceği ve kö­tülük yapabileceği korkusu hüküm sürmüştü. Bu görüşler Platonik ve Aristotelien felsefenin ortaya çıkı­şıyla zayıflamaya başlamış; Platon’un, ruhun nihai ve tek gerçek, vücudunsa geçici ve daha önemsiz olduğu görüşü genel kabul görünce, eski tabuların kuvvetten düşmesi kaçınılmaz olmuştu. Bövlece, hasta­lıkları açıklığa kavuşturmak için uzun zamandır gerekli okluğu hisse­dilen insan anatomisi çalışmaları ile­ri gidebilecekti. İ.Ö 3. yüzyıl başlangıcında yeni düşünceler, İskenderiye’de Herophilus ve Erasistratus’un insan ka­davrasını disseke etmesine olanak verecek şekilde gelişmişti. Bu araş­tırmacılardan Herophilus’un anato­miye getirdiği en önemli katkılar­dan biri, sinirlerin orijininin beyin olduğunu açıklamış olmasıydı. Be­yindeki ventriküller (beyinde bulu­nan, içi bevin-omurilik sıvısıyla dolu boşluklar) ve içlerindeki yapılarla il­gili ayrıntılı bilgi vermiş, motor (ha­reketle ilgili) ve duyu sinirlerini birbirinden ayırmış, günümüzde oniki çift olduğunu bildiğimiz kafa sinir­lerinden yedisini belirlemişti. Bu iki araştırmacıdan sonra, adından bahsetmeye değer bir anatomist çı­kana kadar uzun zaman geçmişti.

Efes’li Rufus (İ.S 100-?)’un “Anatomi” adlı kısa eserinin, o za­mana kadar elde edilen bilgileri to­parlaması açısından anatomi tarihin­de önemli bir yeri vardır. Rufus’u takip eden Marinus’un 20 ciltlik anatomi kitabı ise, metinlerin ken­disi elimizde olmasa da, kaydı bulunan ilk tam anatomi eseri özelliğini taşımaktadır.

Anatomiye olduğu kadar, anato­mi tarihine de en çok katkıda bulu­nan araştırmacılardan biri Galenos’tur.
Bergamalı Galenos yalnızca kendi bulgularını ortaya koymakla kalmamış, zamanına kadarki bilgile­ri de defalarca gözdengeçirerek kendi bulduklarıyla birleştirmiş, bu şekilde bir bütün oluşturma yoluna gitmişti. Galenos çalışmalarını insa­na en çok benzerlik  gösteren hayvanlar, özellikle de goriller üzerinde yürütmüş ve bu konudaki görüşleri­ni şöyle dile getirmişti:“İnsana en yakın hayvanların disseksiyonunu yaparsarsanız, bunları insan üzerinde görme fırsatı bulduğunuzda, edinmiş olduğunuz bilgiden yararlanabi­lirsiniz. Ancak hazırlıksızsanız, insan üzerinde gördükleriniz de size bir-şey ifade etmeyecektir. ”

Galenos’un en önemli eserlerin­den “De Usu Partium ” (Vücut Par­çalarının İşlevleri Üzerine)’daki ha­talarının çoğuda, disseksiyonda hayvan kullanımından ileri gelmek­teydi. Ancak anatomi ve fizyolojiye getirdikleri, Rönesans sonrasına ka­dar bile tıbbi düşünceyi etkisi altına almıştı. Galenos’un ölüm ünden son­ra anatomi çalışmaları d ini etkiler nedeniyle azalmış, 391 yılında İskenderiye Kütüphanesi’nin yakıl­masıyla 700.000 ciltlik tıp kitabı da yanmıştı.

Ortaçağ Avrupası’nın karanlık döneminde Arap, İran ve Türk bi­limciler çalışmalarını sürdürmüşler­di. Daha sonra Salermo, Bologna, Padua ve Oxford Tıp Okullarının kurulup gelişmesi ile Avrupa tıbbı­nın yaklaşık 500 yıl süren karanlık dönemi kapanmaya başlamış, bu üniversitelerde Mundinus, Vesalius, Eustachi, Fallopia gibi bi­lim adamlarının yaptıkları çalışmalarla anatomide ge­lişmeler kaydedilmişti. 13. yüzyılda kurulan Padua Üniversitesi, daha sonra sadece sanat, edebi­yat, felsefe alanlarında de­ğil, bilimsel olarak da Rö­nesans’ın en yetkin mer­kezi haline gelmişti. 15. ve 16. yüzyıllarda medikal hü­manizmin doğuş merkezi olmuş, etkilerini bütün Avrupa’da yaymıştı.

avatar
  Subscribe  
Bildir