[Oyuncu] Robert De Niro biyografisi, hayat hikayesi, filmleri

1
23

Her zaman bir patlama yarattı. Film seçimleri de hep tartışmaya açık oldu. Mary Shelly’nin Frankenstein’ında (1994), Analyze That (2002) gibi riskli çıkışlarda şöhretini ipotek altına aldı. Bu sadece onun film seçimleriyle sınırlı değil. Tarantino’nun etkileyici Jackie Brown’ında (1997) istenmeyeni bir bavul gibi, zar zor fark ediliyor. Raging Bull’dan (1980) The Adventures of Rocky and Bullwinkle’a (2000) kadar indi. Ve Roberi De Niro hala, son 30 yılın en zorlayıcı aktörü.
Şöhreti sadece 1973’ten 1983’e uzanan ve hiçbir yanlış harekette bulunmadığı, aksine her hareketiyle göz doldurduğu Scorsese yıllarına dayanmıyor. Ronin’de (1998) yeni bir olgunluk ve hakimiyetle, Heat’te (1995) de Al Pacino’yla yüzyüze karşımıza çıkıyor. Brian De Palma’nın The Untouchables’ında (1987), işine beyzbol sopasıyla giden Al Capone kadar korkutucu olan De Niro, bize sinemanın en etkileyici anlarını yaşatıyor. Çok da ilgi görmeyen komedi Midnight Run’da(1988) seri ve klasikleşen karakterinin, Charles Grodin tarafından zekice alaya alınmasına izin veriyor ve bize tam formunda olduğunu gösteriyor. Ve tabi, Goodfellas (1990) veya Casino’yu (1995) da atlamamak gerek. De Niro, mirasını geniş bir yelpazeden oluşturuyor: Mean Streets (1973), Taxi Driver (1974), New York New York (1977), The Deer Hunter (1978), Raging Bull (1980), The King Of Comedy (1983) ve Once Upon A Time in America (1984). Bunların her birinde farklı karakterleri canlandırdı.
Scorsese’yle olan iklk işbirliğinde yani Mean Streets’te, hatalar yapan, kıpır kıpır ve dönek bir serseriyi , Johnny Boy’u oynadı. The Deer Hunter’da, savaş deneyimlerinin onu kederlendirdiği fakat aynı zamanda da güçlendirdiği, Vietnam gazisi Michael Vronsky olarak filmin ahlaki temelını oluşturuyordu. En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını aldığı Raging Bull’da, dehşet verici öfke, suçluluk ve cinsel kıskançlıkla tıka basa dolu olan, Jake La Motta’ydı. The King of Comedy’nin özenti komedyeni Ruperi Pupkin, hem beceriksiz bir salak, hem de sapına kadar psikopattı. Her bir karakterde, De Niro, method gurusu Stella Adler’in yönlendirmesi altında, içine muhteşem bir yoğunluk yerleştirerek, o karakter haline geliyordu. Yaşlanan La Motta’yı canlandırmak için 60 Pound’u bünyesine kattı. New York New York’un Jimmy Doyle’ı için saksafon çalmayı öğrendi. Titizliği, background araştırmaları, doğru ceketi bulmak için bit pazarlarını yağmalaması gibi öykülerden yüzlerce bulmak mümkün.
Yine de, Alec Guinness ile kıyaslanınca bile, De Niro çok yönlü bir aktör fakat bir bukalemun değil. Her performansında apaçık bir De Niro’luk var. Sırıtması, başını çevirmesi, ruhsuzca ve dik dik bakması ve sürpriz aksiyon sahneleriyle sonuçlanan iç hesaplaşması. . . Bunlar, iyi oyunculuğun ve muhteşem sahne performansının izleri ama aynı zamanda içlerinde method ve beceri den öte bir şeyler de var. Var olan, huzursuz edici ve esrarlı bir şey. Yalnızca kendi türünün bir örneği olan De Niro’nun bakışları beyazperde de delikler açıyor ve sinemanın ötesinde, oyunculuğun ötesinde bir şeylerin parıltısını gizliyor. Bu “bir şeylerin” ne olduğu hakkında, eleştirmenler, kibirle, De Niro’nun geçmişinde onu küçük düşürüp irite edecek ipuçları aradılar:
“Hey babası eşcinselmiş, belki buradan bir şey çıkabilir! Her zaman siyah kadınlarla beraber oluyor!”
Röportajlarında kapalı kutu olmaya devam eden De Niro’nun ise kendi hakkında hiçbir şeyi ele vermiyor. Bir kişilik olmaktansa bir aktör olmayı tercih ettiğini belirtiyor.
En iyi çalışmaları sizi değiştiriyor ve bir şekilde altüst ediyor, özellikle de Scorsese ile işbirliğindeyken. Ve birçok ünlü karakterin akıllara kazınan ortak özellikleri, De Niro’nun o karaktere bürünmek için geçirdiği değişim olsa da, karakterlerinin kendileri, film sırasında hiçbir değişime uğramıyorlar. Birçok değişikliğe sebep oluyorlar fakat deneyimleri onları değiştirmiyor. Travis Bickle’ı bu hale getiren her neyse bizim tanık olmadığımız şekilde, filmden çok önce meydana gelmiştir. De Niro’nun La Motta’sının maço siniri ise doğuştandır. Talihsiz sonuçlara gitmeye zorlanmış, iyi kalpli biri değildir. Klasik De Niro karakteri değiştirilemez ve nüfuz edilemezdir. Jerry Longford’un asistanı, Ruperi Pupkin’e durumun ciddiyetini anlatmaya çalışırken, Ruperi kafasını olumlu bir şekilde sallamaktadır, aslında hiçbir şey dinlememektedir. Veya De Niro La Motta’yken, en yakınlarının yalvaran çığlıklarına bile sağırdır. Kendi paranoyak düşünceleri içinde, kaya gibi seriçe sonuna kadar savaşacaktır.
De Niro cool olarak özetlenebilir. Ama cool’dan daha soğuk, buz gibi ve neredeyse psikozlu bir güçle trajik olarak güçlüdür. Kadınlar ve romantizm tarafından yumuşatılamayacak bir güçtür bu. The Deer Hunter’da karakterinin bakir olabileceğine dair bir ipucu vardır. Taxi Driver’da Travis’in iyi bir randevu fikri, Cybill Shephard’ı bir porno filmine götürmektir. La Motta’nın, karısı Vicky’nin kendisini baştan çıkarmasına izin vermesinin nedeni, boşalmayı önlemek için şortunun içine buzlu su dökmek ve ringlerdeki gücünü korumaktır. New York New York’ta bile Jimmy Doyle, makul bir romantik olabilmek için fazla dönektir. Bunların hepsi, erkeklere karşı gelişmemiş görünümü ve bazı kadınlara karşı olan iticiliğidir. Ama bunların hepsinden daha fazla bir De Niro var.
Travis Bickle’ın anti-kahraman görünümü 70’lerin runk görünümlü karanlık havasının geneline tamamen uyuyor. 60’ların iyimserliğine karşılık, her şey artık tamir edilemeyecek kadar vahşileşmiştir. New York is fucked. America is fucked. Bickle is fucked. Geri dönüş yoktur. Geride tek kalan cezalandırmadır. (Bu da Scorsese’nin Katolik çağrışımlarıyla bağlantılıdır. De Niro’ya “öç alma meleği” görevini yükler) Bickle, pisliği ortadan kaldırmayı görev edinmiştir, Max Cady, Cape Fear’da Nick Nolte’nin liberal avukatından öcünü almaya çalışmaktadır. Klasik De Niro karakteri filmin sonunda aydınlanmayacak, gerçeği göremeyecektir, çünkü aydınlanacak bir şey yoktur, tünelin sonunda ışık yoktur. Bickle, bize mahşeri müjdeler. The King of Comedy’de Jerry Lewis’in baş belası Pupkin, asli geleceğini bekler: Celebrity kültürü ve Warhol-vari yaşama duyulan hastalıklı saplantı.
De Niro ününü kesinlikle sağlamlaştırdı. Bunları yaptı çünkü bir aktör olarak rol yapması lazımdı veya kendi TriBeCa Film Center’ı için gelire ihtiyacı vardı. Yönetmenlerin sadece bazıları(Scorsese hariç) De Niro’yu sinematik mükemmellik için sömürmeyi başarabildiler. Tarantino, Jackie Brown’da bunu beceremedi, o bir Scorsese değildi. De Niro’nun tükenmiş bir güç olmadığını, içinde hala bir şeyler sakladığını sadece umabiliriz. İçinde büyük bir şey hala saklı.

Kimler Neler Demiş?

Bildir
avatar
Sıralama:   En Yeniler | Eskiler | Beğenilenler
Emin Sonmez
Ziyaretçi
Nev-i şahsına münhasır oyuncu Roberi De Niro.Marlon Brando’nun başını çektiği “metot”un Al Pacino ile birlikte en “baba” oyuncularından biri.Sinemaya İtalyan-Amerikan hemşerisi olan Brian De Palma’nın yanında “hi mom,”greetings” ile başlayan,yetenekli bir oyuncu olduğu keşfedilip “godfather II”da oynama şansı bulan ve en iyi yardımcı oyuncu oscarını kapan,daha sonra daha sonradan beraber yedi film çevirecekleri martin scorsese ile tanışan ve sinemanın çağdaş efsanelerinden birine imza atan,ard arda çok sıkı rollerde boy gösterip(mean streets,taxi driver,the deer hunter)daha sonra “raging bull” da filmde ki Jake La Motta karakterinin yaşa bağlı fiziksel değişimi için 20 kilo alıp veren,Brooklyn’de üç maça çıkıp bunlardan ikisini kazanan ve… Read more »
wpDiscuz