Mimar Sinan biyografisi, hayat hikayesi, eserleri (1489~1588)

0
104

Güzelle Yararlının Bileşiği
Güneş Osmanlı Başkenti’nin üstünde yine pırıl pırıl parlar o sabah. Günümüzden arkada, tam 422 mevsim yılı öncesi. Gözleri kamaştıran, arı duru süt liman apaydınlık o bahar sabahı.. İstanbul halkı kıvançla, güvençle yollara dökülmüş Sevinçli, övünçlü yüzleri, Hızlı, kıvrak adımlarla bir yamaç semtine doğru akıp giderler, sessiz söz birliği etmişcesine. Çarşılar, dükkanlar açılmamış.. Sokaklardan geçenler nedense doğruca hep Bayazıt Camisi ile Şehzade başı arasına saparlar. Orası, üstünden mavi Haliç’le, karşı yeşil yamaçların göründüğü bir Eski Saray düzüdür. Eğer Galata’dan bakılırsa, daha bir başkalaşır görüntüsü.. Hele bir gün batımında portakal rengi ışıklar boyar ufku boydan boya. Gerisindeki yapı bedenlerinde kızıllar yavaşça mora dönüşür,. Peşi sıra uzun, yassı gölgeler düşer ‘’Altın Boynuz”un lacivert sularına.. Tirim tirim titreşirler. Belli yamaçlara bağdaş kurup oturmuştur o koskocaman yapılar, ki görkemli duruşlarıyla ufak bir Erciyes Dağını andırırlar. İşte o halk kümeleri ivecenlikle yol, yol ta o tepeye doğru ağarlar. Sayılı, saygılı günlerinden biridir hanedan şehrin .. Ana yolları boyunca yiğit leventler, hassa alayları sıram, sıram dizilmiş.. Yürekler kıyıl, kıyıl, soluklar kesik kesik atar, varsılı, yoksuluyla. Birden ana yolun altbaşındanağrı, yoğun kalabalıklar kaynaşır. Çünkü süslü bir saltanat arabası sökün eder aşağıdan. İçinde Cihan Padişahı Kanuni Sultan Süleyman geliyor. Alay yaklaştıkça yüzünde tarihsel zaferlerine özgü güvenli gülümseyişi belirginleşir.

Oysa kent halkı, nice zafer alaylarına, mutlu bayram şenliklerine tanık olmuş, yaşamışlığı boyunca.., alışkındır böylesi törenlere.. Ne ki bugünün şenliği öteki bayramlara hiç benzemez. İlle de bir ayrıcalık göze çarpar. Zira bu zafer top, barut ve kanla geçici değil; çekiç, mala ve harçla toprakta kalıcı olarak kazanılmıştır. Herkes Süleymaniye Camisinin açılış törenine koşar. İlk namaz cemaatine yetişmek, katışmak isterler. Derken vakit erişir, beklenti biter., ken yığınların tekbir sesleri artar. Çağın en ünlü dinsel mimarlık anıtı önünde devletin töreni başlar.
Yine Devletin Baş mimarı Sinan Ağa kurduğu koca yapının anahtarlarını altın bir tepsiyle sunar. Yapının asıl sahibi hoşnuddur adına dikilen kutsal eserden. Hani padişahlar hiçbir kul elinden bir şey alıp vermezlerdi ya!.. İste o gelenek burada ilk kez bozulur; Sultan Kanuni, Mimarbaşı’ya döner ve Bu bina eylediğin beytullahı (Tanrıevi) seta ve dua ile yine sen açasın buyurur ve anahtarları Sinan’a geri verir. (Kitabe 1550-1557).

Yılların Tırmandığı Doruk
Yine dünya yuvarlağı güneş çevresindeki yolunu sürdürür. Yukardaki sabahtan sonra üç yüz yetmiş üç yıl katınca döner, ha döner. Artık Sinan’ın ulusundan Mustafa Kemal adlı biri bu kez Çankaya’dan haykırmaktadır. “Büyük şeyleri, yalnız büyük uluslar yapar” Ardından hemen ekler “Dünyada her kavmin varlığı, değeri, özgürlük hakkı ve bağımsızlığı, sahip olduğu ve yapacağı uygar eserlerle orantılıdır.”
Öğüttür, bu sözlerde ders alınacak çok, Şeyler var; geçmişini bilmeyen. Onu umursamayan ve hatta görmezlikten gelenlere. Yani tek gözlülere…

Ağırnas’dan İstanbul’a Yol Var
Besbelli takvimin uğurlu bir yaprağı. İstanbul’un Fethi’nin 37 inci yıl dönümünde mutlu bir doğum gününe rastlar 29 Mayıs 1490. Erciyes Dağının eteklerinde (3916 m ) ufacık bir köydür Ağırnas. Orada gürbüz bir bebek dünyaya gözlerini açar. Babası Abdülmennan’la dedesi Doğan Yusuf Aga ailelerini hep birlikte sevindirir. Çocuğu Türk-Osmanlı uyruğuna yazdırırlar.

Ülkede çağ açmış Fatih’in oğlu II Beyazıt Han’dır Padişah.. Kayseri’nin Gesi nahiyesine bağlı bu köy halkı taşçılık ve dülgerlikle geçinirler. Adlarını, dillerini hep Türkçeyle diyeler. Yurtları, yuvaları çevrenin bol granit taşından örülmüş. Belki genç annesi de akşamları oğluna tatlı tatlı şu ninnileri söyler “Oğlum, büyüsün de en büyük yapı ustası olsun; hanlar, hamamlar yapsın!” Çocuğun hem yaşıtları arasında zamanın benek kişileri vardır. Hani o Kristof Kolomb, Piri Reis, Michel Angelo gibi çağdaş keşif ve san’at öncüleriyle de aynı yeryüzünde yaşadığını bile bilmez. Ola ki küçük Sinan, hafıza gözüyle çevresini süzdüğü zaman, karşısında ilkin en büyük, korkulu, heybetli bir yükseklik görür: Erciyes Dağı!?.. Yaz, kış dorukları karla kaplı.. Çokcalık dumanlı, sisli başının dikilişi, sessiz duruşuyla.. Bu ilk algılı izlenimlerin çocuğun anılarına işlemiş olması doğaldır. Tıpkısıyla yıllar sonraki Süleymaniye’nin oturuşu gibi… Ağırnaslılar bugünden hala yörelerinde tanınmış taş ustalarıdırlar. Dedesi Doğan Yusuf ise deneyimli, becerili, yaşlı bir dülger sayılırmış. Torunu büyüdükçe, dedesiyle Konya’nın ünlü Selçuklu yapılarının onarımına birlikte giderler. Yani çocuk dedesine her yönüyle çırak olur. Belki de ilk okuma-yazmayı babasından, sonra da onardıkları eski medreselerin kürsü ve kitabelerinden öğrenir. Yolculuklarında Kayseri, Konya ve Sivas yörelerinde çadır biçimi yüzlerce taş kümbetlere rastlar. Sanki hepsinde Türkün Orta asya çadırı ile İslamın yazı, oyma ve işlemeleri ortakça biçimlenmişler gibidir. Genç yapı işçisi Sinan henüz yirmi ikinci yaş baharına basar İlkin zenaatine tutkun, ekmeğini taştan çıkarır bir dülger kalfası bilinir. Zaten köylüsünden Kumru teyzenin güzel kızı Suna’ya gönlü akıvermiştir de… Kızı ailesinden istetir. Ama ilk göz ağrısını öncelikle bir başkasına verirler ağır, acı onur ve düş kırıklığına uğramıştır genç yapıcı. Aslında az konuşur, çok düşünür içe dönük biridir. Tam o günlerdeki Ağırnas‘da hiç duyulmadık bir haber dolaşır: Padişah, ilk kez Anadolu’dan “Devşirme” asker toplamaya başlar (1512). Babası Mennan Ağayı kafilenin yazmanlığına geçirirler. Böylece baba-oğul İstanbul’un yolunu tutarlar. Hele içindeki yürek yarası da öcünü hiç almak istemez mi felekten?..

Çağın Genç İmparatorluğu
Sinan’ın soy, sop ve ırkıyla ilgili tartışmalara girmeyiz. Çünkü biz yurduna, insanlığa emeği, çabası ve eseri geçen her kim olursa olsun yalnız Onu saygın biliriz. Burada anlatılan kişiye, ölmez kişiliğini kazandıran temel neden, san’atı mimarlıktır. Bu yaratıcı san’at, güzel ile yararlıyı birleştiren, sarmaştıran bir koludur. Güzel San’atların.. İnsanların barınak, tapınak, anıt ve benzeri amaçlarını yüzyıllardır gerçekleştirmiş. Doğurgan bir ana… O niteliklerle yapı uzmanlık dalına çeşitli açılardan adlar takmışlar: Yapıyı, zaman sırasına, amacına, üslubuna göre guruplara bölmüşler. Dahası onları da başlıca a —Dönemi, b — Ulusu, c—Kişilik stillerine göre en belirgin ortak kümelerde toplamışlar. Galiba hepsinden üstünlüğü kişilikle zamana meydan okumasıdır. Türklerin İslamiyet öncesi ve sonrası olarak yapıları vardır. Genç Osmanlı İmparatorluğu üç ana kara üzerinde yayılırken ekonomik zenginlikler ve üstün yetenekler Başkent’e akarlar. Yapılan cami, türbe, hayrat ve külliyelerini sosyal amaçlı yerleşik konut öbekleri çevreler. Onları besleyici yeterli vakfiyeler açılır. Böylece bayındır semt, kent ve sitelerin doğuşu hazırlana gelir.

Enderun’dan – Edirne’ye
Devşrildikten sonra “Abdülmennen oğlu Sinan” kimliği, testine göre At meydanı Enderun kütüğüne yazılır. Ordudaki yedi yıllık eğitim ve öğrenimle iki savaşa katılarak “kapu kulluğuna” çıkar. Padişah Yavuz ve oğlu Kanuninin doğu ve batıya yönelik seferlerinde görevlendirilir. Babanın 3, oğlu Hünkar’ın 8 savaşında hizmet ve emekleri geçer. Ordudaki eylemlerine göre sırasıyla, “Atlı Sekban”, “Zemberekçibaşı”. Van Gölünde yaptığı kadırgalarla istihkamcılıkta “Haseki Sinan”. “Subaşı” ve nihayet Prut Suyu üzerinde kurduğu sağlam köprüsüyle “Mimarbaşı” lık rütbelerini bilek ve bilgi gücüyle kazanır (1538). Günümüz İstihkamcılık Sınıfının “Babası” da sayılır. Şimdi “Hassa Ser Mimarı”da derler O’na. Başkent’de “Memaliki-ali Osman”ın Hassa Mimarlar Ocağı Başı’dır. Eli ve buyruğu altında yeterince örgütlü usta, kalfa ve işçi ekipleri bulunmaktadır. Kendisi büyük yapılar dışında merkezde tek proje ve kontrol otoritesidir ülkesi çapında…

Tüm giderler devletin zengin hazinelerine dayanır, karşılanır. Ağırnaslı Sinan, 54 yaşında ilk büyük “çıraklık” eserine başlar. Kanuninin göz bebeği oğlu Şehzade Mehmet’in taze civan anısına dikilir (1543- 1548). Oğlunun ölümüyle yüreği dağlanmış cihan padişahı teselliyi yalnız orada bulur. Beş yılda tamamlanan Camlı, külliyesi ve türbesi döneminde bir yeniliktir. Dört büyük fil ayağı üstüne oturan kubbe ve yanları ilk geniş mekan planının üstüne bir başarısıdır. Çiniler, nakışlar, renkli camlar, çeşitli süslemeler, ışık öğesine türlü cümbüşler yaptırırlar. Ertesi yıl “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” diyen Sultan, kendi adını taşıyacak Süleymaniye ve sitesinin inşaasını ferman buyurur. Mimarbaşı dört sütunla kare planının proje ve resimlerini çizer ve Hakan’a sunar. Yedi yıllık dev bir ekip çalışmasından sonra Cami ve sitesi biter. Yapı defterinde 397 yük, 60.180 akçe gider yazılmış.. Dört köşesine oturtulmuş minarelerin toplam on şerefesi, tahtın 10 ununcu sahibi olduğunu söyler.

Çeşmeler, köprüler hamamlar v b, çeşitli mühendislik inşaatı yanında Ayasofya’nın onarımı da Onun eliyle yapılır. Ayasofya dedik, anıya geldi; Ayasofya’nın tek kocaman kubbesi de 4 sütun ile tonozlara dayandırılmıştı.. O çağının en gözde tapınağının açılışı da parlak olur (M S. 537). Bizans İmparatoru Lustinianus açılışında patriklerle el ele içerisine girer, iri kubbenin altında bir an durur, ve KudÜs’deki hazreti Süleyman Mabedini anımsar . Birden O’na meydan okurcasına bağırır: “Ey Süleyman İşte seni geçtim”, sesi kubbe ve duvarlara çarpar, dökülür, derin bir sessizlik.. Ne var ki yüzyıllar sonra onu, yıkılmaktan kurtaracak ve ayakta tutacak Sinan’ın eliyle vurduğu payandalar, onarımlar olacaktır.
Oysa Süleymaniye’nin iç dünyası nurlu bir aydınlığı ve çekici bir atmosferi barındırır. Sanki kulun Tanrısına ulaşması ve uçmaya hazırlanması gibi… Sonrasız ve öncesiz esiri gücün, “yaradılmış” Üstündeki salt etkisini sezdirircesine…

Tuna Sınırında Selimiye
Kanuninin ölümü. Sinan’a seri bir uyarı yerine geçer (1566). Hemen kendi ağzından vakfiyesini yazdırır. Vakfiyenin altındaki tanık on mimardan yedisinin baba adı “Abdullah” yazılıdır. ilginç değil mi? Bir şehit oğlu ile iki kızı vardır. Süleymaniye yakınındaki evinin bahçesine gömülmesini vasiyet edersede yaşamı uzun sürer, çok şükür!

Osmanlı batı politikasında: “Anadolu’nun savunulması Tuna’dan başlar ” demiştir. Selimiye belki bu görüşün bir parçası gibi, coğrafyanın kritik kavşağında dikilmektedir. Eser,”seksen yasında” hala emekli edilmemiş Başmimar’ın ustalık songürlügüdür. Mermer üstüne oyma “ters lalesi” türlü hikayelere yolaçar. Güzel ama huysuz bir kadının ilgi ve ilişkinliğinde.. Üçer şerefeli, ayrı merdivenli minaresiyle eşsiz kubbesi yükselir, hala ulu bir Nöbetçinin “Ben varım”! deyişi gibi… Hem de 999 penceresiyle dört yanını gözetleyerek. Günümüzün uzmanları bile o dehanın tekniğine, gizine hala akıl erdiremiyorlar. Biz ne deriz ki? Ancak Sinan Ağırnas’da kalsaydı ne olurdu? Keşke resim, heykel yasaklanmasaydı, acaba ondan daha nice şeyler kalacaktı? Kim bilir ki? Yine köyüne yaptırdığı çeşmeden bir kez olsun, su içebilmiş mi? Hiç sanmıyoruz. Toprağına vefasının tek simgesi bir çeşmecik olmuş.

Sanatçı Emekli Olmaz
San atçının emekli olamayacağını belki Sinan kadar doğrulayan başka birini bulmak güçtür. Aynı zamanda salt diplomayla seçkin san atçı olunamayacağını da belirler. Mimar, sade Taş’da, Çivi’de, harç,da, camda, kumda san’atını konuşturmaktadır. Konusu ne olursa olsun .. Hani Goethe: “Mimarı, donmuş bir musikidir ” derken, bir çocuk (H. Ceyhan) şarkımıza, “musikiyi dondurmuşsun, Kubbelere kondurmuşsun ” biçiminde yansıyıvermış…
Son sözlerimizi ekip emeyinin yarattığı ölmez eserlerin konuşan tanıklığına bırakmak daha ağır basıyor. Dönemin Nakkaşı, Şair Sai Mustafa Çelebi kitaplarında ve belgelerse dillerince bıraktıklarının özetini kısaca şöyle verirler: Camiler: 84, Mesçitler 52, Medreseler 57, Okuma kitaplıkları: 7, Türbeler 22, İmaretler 17, Hastaneler 3, Suyolları ve kemerler 6, Köprüler 8, Kervansaraylar: 20, Saraylar 35,
Mahzenler: 8, Hamamlar 41………..
Bu on dört değişik tür mimarlık yapısının cins belirtilmeden toplamı- “360” sayısını tutar. Ama O’nun mühründeki adı nasıl kazılmıştır, bilir misiniz? İşte: “Elhakirül Fakir Mimar Sinan.”
Koca Sinan asırlık bir Çınar ağacı Örneği 99 yaşında iken öteki dünyaya göçer (9 Nisan 1588). Gördüğü 5 inci ve son padişah Kanuninin torunu lll. Muratdır. Şair Sai mermer kitabesinde Osmanlıca, “Geçti bu demde cihandan, Piri Mimaran Sınan,” ebcediyle tarihini düşürmüş: “996 = 1588”.
Şimdi o ulu dinsel anıtın başucunda buyuran Sultan, ayakucunda kuran Mimar Sınan. İrili, ufaklı taştan kubbeleri altında yatarlar. Ama Mimar, evinin bahçesindeki, dört yanı açık, küçük kubbeli kabrinde. Arılık ve çıplaklığın alçak gönüllü sadeliğine bürünmüş.. Hani “Beni Tanımasınlar ” der gibi.. Zaten üstünde adını yazan bir levhayı bile çok görmüşler!. Ulusal bilinç, acaba hangi uykudadır ? üstelik bu bina ve yatırlarının çevresi tam bir kaygısızlık, umursamazlık ve hatta saygısızlık örneğidir. Tanıtıcı bir kılavuzdan vazgeçin, bir doğru bilenini bile çok ararsınız.
Gönül diler ki cami ve külliyesi bugünkü kapanlarının elinde kalmasın. Yerli ve yabancı gezginlere. Bölüm-sergili bir müzeler sitesi olsun. Acaba her yıl koca Sinan’ın eserlerini tanıtıcı kongrelerle anma günleri yapılamaz mı? Ayrıca teknik alanda bir “Uluslar arası Sinan Mimarlık Günü” düzenlenemez mi? Herhalde bir kez deneyebilecek biri çıkar, sanırız.

————————————————————————————–
KAYNAKLAR
(1) Mimar Koca Sinan: Prof. A. inan.
(2) Mimar Sınan ve Süleymaniye: İhsan Bingüler ve sayın yazarla görusme.
(3) Teskeretül ebniye ve Teskeretül – bünyan Şair Sal ve öteki kaynaklar.

Kimler Neler Demiş?

Bildir
avatar
wpDiscuz