[Kaşif] Kristof Kolomb biyografisi, hayat hikayesi.

0
69

Kolomb’un Yumurtası, belki yüzyıllardan beri aydın yörelerde hep yeri geldikçe hala kırılarak vurgulanan bir anlatım örneğidir. Söylentiye göre olay, zamanın İspanyol soylularıyla. Kolomb’un da bulunduğu zengin bir sofrada geçer Soylular Kolomb’u çekemiyerek “Bir işi oluşturmak için o işi (düşünmek yeter)” derler Kolomb ise bir yumurta alarak çağrılılardan; bunu uçlarından biri üstünde durdurmalarını önerir. Denemeler sonuç vermeyince Kolomb yumurtayı alır tabağının kenarında hafifçe kırar ve dikine oturtur. ‘Bu zor değil” diye bağırırlar Kolomb’un “Şüphesiz fakat (yine de düşünmek gerekirdi)” cevabı, bir atasözü olagelmiştir.., ki hala zor işlerin çözümünde, veya “çok laf, az iş’in” tersine çevrilmesinde, kısacası söyleyenin karakterini yansıtmasında bir eylem öncüsü olarak kullanılmaktadır. Yine bazıları günün gözlüğü ve belli bir bakış açısıyla “DÜN”e bakarak bazı tarihsel olayları çarpıtırlar. Oysa ki çağın görüşleriyle, varılan sonuç, çok gerilerde kalmış, durum ve koşulların üstüne oturmaz, çelişir. Nitekim biyografi yazarları onca günahı nice arıtmaya uğraşırlar? Ne yazık ki onlardan biri de Kolomb’un yaşam öyküsüdür. Çeşitli kaynaklar değişik bilgiler verir kimi bir dokumacı, kimi bir serüvenci, kimi de üniversite bitirmiş bir denizci der.

Keşifler çağının başlıca öncüsü ve “Yem Dünya”nın bulucu’sunun Cenova’li bir denizci olduğu şüphe kaldırmaz. Bilinmeyene doğru başardığı işlere, tuttuğu yol ve yönteme bakılırsa, yapılanların hiç de fırsatçı ve yeteneksiz kişilere özgü olmadığı kendiliğinden anlaşılır öncelikle, On beşinci yüzyılın ortasından sonraki karanlık Avrupa ile İberik Yarımadasında dalgalanan toplumsal havayı şöyle bir koklamak gerekir.

Henüz döneminden iki bin yıl öncesi… Ünlü tarihçi Heredot (M.Ö. 495 – 425), eserlerine konu seçtiği Avrupa, Asya ve Afrika’nın bazı yerlerini gezerek dolaşmıştır. Gerek coğrafyacıları ise, dünyayı Orient (Asya), Occident (Avrupa) ve Libya (Afrika) olarak üç parçaya bölmüşlerdi.
İskenderiye’li bilgin Ptolemneus, yukarıdakı bilinenlerin sınırlarını İngiliz Adalarından Ortaasya’ya ve hatta Afrika’ya kadar ayrıntılarıyla uzatmıştı Hele Platon “Phaedo” adlı kitabında, dünyanın yuvarlaklığına işaret etmiş ve bunu Tarentum’lu Archytas’ın (II.Ö 379) incelemelerine bağlamıştı. Üstelik aynı görüş Aristo ile Eudoxus (II.Ö 355)’un bilimsel verilerine de dayandırılıyordu. Dahası Poseidonius ile Eratosthenes (II.Ö 276 – 176) dünya çevre kuşağını (Amerika Anakarısı ve Atlantik bilinmeden) 40.000 Km, olarak hesaplamışlardı.

Gel zaman git zaman hristiyanlığın bağrıaz doğmaları Orta Çağı karanlıklara boğar. İncil ve kilise. “Yedide biri deniz olan dünyayı dümdüz ve evrenin merkezi kabul eder Kudüs, tüm ülkelerin ortasındadır.” Katı katolik dinsel yasaklara karşın. İslamın yeşil bayraklı orduları İbnı-Batuta El-İdrisi ve Marko Polo gibi bilgin ve gezginler yeryüzü kabuğundaki incelemeleri giderek genişlettiler. Türklerin 1453’de İstanbul’u alması, Avrupa kara bağrıazlığının yırtılmasında ve yeni zenginlik yollarının bulunmasında önemli bir etken olmuştu. Zira Avrupa’nın tiryakisi kesildiği “Hint baharat ve ipek” yolu Türklerin eline geçmişti artık… Batı’da Portekizliler bilinen denizlere egemendiler. XII yüzyılda yeniden geliştirilen pusula öteki kara perdeli açık denizlere açılmayı kolaylaştırıyordu.

Hele Cenova’li katolik bir dokumacının oğlu olan Kolomb’un yirmi altı yaşına dek kendini yetiştirdiği su götürmez. Yetenekleri için gerekili dinsel, kültürel ve mesleki bilgileri devşirmeye uğraştığına, önce güçlü kişiliği ile kapsamlı gemi seyir günlüğü tanıktır. Dinmez deniz tutkusu ise şu olayla saptanır Cenova – Lizbon – İngiltere – Flanders arasında yük ticaret gemileri çalışır Altı Ceneviz teknesinden oluşan bir ticaret konvoyu 1476’da Portekiz açıklarındaki Vincent burnu yakınlarındadır. Hemen oracıkta Portekiz – Fransız Birleşik korsan donanmasının saldırısına uğrarlar… Zorlu bir deniz savaşından sonra, gece bastırırken Cenevizli’lerin üç, düşmanın dört gemisi sulara gömülür. Batan Ceneviz yelkenlilerinden birinde İngiltere’ye gitmekte olan deniz tutkulu bir genç de bulunuyordu. O, eline geçirdiği bir tahta parçasına tutunarak karanlık sularda saatlerce boğuştu. Sonunda bu yaralı genç adam, altı mil uzaktaki, ışıkları görünen Portekiz kıyılarına ancak yüzerek çıkabildi. Büyük bir şans ve çaba sonucu boğulmaktan kurtulabilen bu gemici Kristof Kolomb’du. İşte böylece kader çizgisi üzerindeki Lizbon’a yerleşti. Haritacılık yaparak, kitap satarak hem onları okudu, hem de geçimini sağladı Daha sonra beliren amacında kendisini kayın babasının özendirdiği söylenir. İçinden kurtulduğu deniz savaşının, genç denizci üzerinde yarattığı ruhsal etkiler şüphesiz bir dönemeç noktasıdır. Ölümden kurtuluşunu, kendisinin isteği doğrultusunda Tanrı’nın görevlendirdiğine inanır. Açık denizler de bile olsa ölümden korkusuzluk, zorlu özlemlerinin gerçekleştirilmesindeki seri ve inatçı tutumuna destek olabilir.

O sıralarda denizlerde egemen Portekizlilerin yoğun ticaret işlerinin kan dolaşım merkezi Lizbon limanıydı fakat bu gelişme. Portekiz krallarının aç zenginlik tutkularını hiç doyurmuyordu. İlle de baharat ülkesi varlıklı Hindistan’a. Çin’e, incileri ve değerli taşlarıyla ünlü Cipangu (Japonya)’ya koca Afrika anakarasını dolaşmadan gidilebilecek kısa bir yol bulunmalıydı. Zamanın bu en güncel konusu, haliyle Cenevizli gemiciyi de ilgilendiriyor. Durmadan Batı’ya yelken açarak Hindistan’a varabilmenin plan ve olanaklarını araştırıyordu. Artık karısının ölümü üzerinden de on yıl geçmişti. Yine Floransa’lı Toscanelli adında birinin “Baharat ülkelerine ulaşan kısa bir deniz yolu”nu bildiği çevreden Kral Joao’ya duyurulduysa da kendisine olumsuz karşılık verildi. Bir süre Kolomb’la Toscanelli bu ortak konu üzerinde mektuplaştılar. O ara da Cenova’lı gemici “Kısa Hindistan Yolu” planını Majeste Krala sunabildi. Fakat istek, “bilimsel Denizcilik Komitesi”nin de karşı çıkmasıyla geri, çevrildi. Derken bu atak gemici, 1485 yılının sisli bir gecesi, Lizbon’u gerilerde bırakarak İspanya Krallığı ülkesine geçmek zorunda kaldı. Zaten Aragon Hükümdarı Ferdinand ile Kastilla Kraliçesi İsabella evlenerek İspanya Krallığı birliğini kurmuşlardı Göçmen gemici, zeki ve güzel kraliçenin mavi gözlerine çarpmanın yolunu da buldu. Ama bu kez de Krallık Konsülü üyelerini kendi planına inandıramadı öylesine bir süre de Portekiz – İspanya sarayları arasında mekik dokudu durdu. Nihayet son bir umutla Fransız Kralına başvurmak üzere Granada’dan ayrılırken İsabella tarafından geri çağrılır. Artık 2 Ocak 1492’de Arapların Endülüs yarımadasındaki başşehri ve son kalesi Granada da düşmüştür. İspanya, hıristiyanlığın merkezi Kudüs’ü korumak ve denizlerde amansız düşmanı Portekizlilere üstün gelmek amacıyla yepyeni zenginlik kaynakları bulmak zorundadır. Sarayda hemen “Beklenen Kısa Hindistan Yolu” kararı alınır. Kral ve Kraliçe, Nisan ayında Kolomb’a soyluluk rütbesi vererek kendisini, “Okyanuslar Amirali” olarak tüm keşfedeceği ada ve kara parçalarının Valiliğine atarlar Ayrıca ele geçireceği altın, gümüş, inci gibi hazinelerin onda biri de Vali’nindir. Yüz tonilatonun üzerindeki Sancak Gemisi “Santa Maria” ile daha küçük çaptaki “Pinta” ve “Nina” ahşap yelkenlileri hızla uzun ve açık bir deniz yolculuğuna hazırlanırlar. Şurdan burdan derken gözüpek tayfa sayısı 89’dur.

Gemiler, Palos’dan 1492 Agustos’unun 3’ünde ve Kanarya Adalarından Eylül ün 6‘sında Atlantik’e yelken açtılar. Kaptan kamarasında yalnız bir kum saati, denizci pusulası, yıldızların yüksekliğini ölçmeye yarayan bir alet ile bir kaç cetvel vardı. Santa Maria ve konvoyu, kendilerini bahtın yeline bırakırcasına, mevsimin rüzgar ve akıntılarına salıverdiler. Tıpkı alın yazgısı üstünde “ya herro, ya merro” diyenler gibi hani yarı yarıya bir yaşam şansı üzerine zar atılırcasına.

Burada Okyanuslar Amiralının ruh yapısındaki üç nitelik iyice belirlenmektedir, a) Katı katolik bir ailenin gelenekçi inanç ve kanılarını bağrıazlıkla benimsemesi, b) Denizcilik mesleğinde ve kaptanlıktaki teknik ve moral yeterliğine sonsuz güvencesi, c) Düşüncelerini, amacı ve arayışı yolunda bezmeden usanmadan girişimlerle eyleme çevirebilmesi..
Amiral’in varış limanı yazılmamış günlük seyir defteri, her gece nice ilginç olaylarla doldurulur. Mevsim rüzgarlarıyla akıntılar ondan yana çıkarlar. Ama günlerce süren mavi – siyah renk arasındaki yolculuk, basit kumanya ve böcekli ambarlar tayfaları bıktırır. Gariptir, ufukta bir kara parçası görünmez ! Doksan çift göz günlerce ufuk çizgisini boş yere tarar durur. Sabırları tükenen tayfalarla öteki kaptanlar geriye dönmek üzere ayaklanırlar. Fakat Amiral yine direnerek kendilerinden Üç gün süre ister Nihayet otuz üç gün sonra 11-12 Ekim gecesi sabaha karşı, “Pinta”nın gözcüsünün keskin bağırışı ortalığı çınlatır. Gerçektir; bu kez ufukta bir kara parçası görünür. Orası bu gün de Bulucu’sunun vaftiziyle San Salvador (ya da Watling) adası olarak tanınan Bahama takım adalarından biridir. Amiral – Vali ve beraberindekiler, kendilerini gözleyen kahve- renkli çıplak yerlilerin saf ve şaşkın bakışları önünde karaya çıkarlar Gözyaşlarıyla canlarını bağışlayan Tanrıya şükranlarını sunarlar. Ardından da en yüksek tepeye sömürgecilik adına ilk İspanyol bayrağının dikilmesi unutulmaz. Vali çevrede keşfettiği yerlerin hepsine de dinsel, kutsal adlar takar. İlerde oraları Tanrı adına hıristiyanlaştırarak dine de hizmet edeceğini ummaktan geri kalmaz. Böylece eski dünya insanı yeni dünya ile armayanlaşarak birden kaynaşır Konvoy, Taçlılarına vaadettiği altın tutkusuyla Küba ve Haiti (Hispaniola) adalarına koşuşturur. Ne var ki kaptan karşılaştığı bütün adalar halkına hala “Hintliler” demektedir, ve “Altın Hint Adalarından eski dünyaya değerli taş ve türlü madenlerin yanında iki büyük belayı da beraber getirecekti; Tütün ve frengi..

Bir gece Santa Maria kayalara oturarak parçalanır Kalıntılarıyla Haiti de Hispanyola adlı ilk İspanyol koloni garnizonu kurulur. Eldeki tüm eşyalarla yerlilerin altın külçeleri takasolunur Vali – Amiral iki küçük yelkenli. 1493’ün Ocak ayının 6’sında rotayı Avrupa’ya çevirir. Şüphesiz dönüşteki çekilen sıkıntılar ve çetin fırtınalarla uğraşılar gidişden kat kat fazlaydı En sonunda hain “Pinta”yı yitiren “Nina” Portekiz’in Santa Maria adası kıyılarına zorla yanaşabildi. Bir sürü uğraşmadan sonra da güçlükle Lizbon’a varabildiler. Önce Portekiz Kralı Joao kendisini kabul ederek ilginç öyküsünü dinledi. Ardından Alkazar Sarayında Kral ve Kraliçe, Amirallerini (getirdiği çeşitli altın bilezik, kolye ve yanında tuhaf kılıklı çıplak yerlilerle), krallara yakışır biçimde karşıladılar., ve O nu tahtlarında yanlarına oturtarak, onurlandırdılar.

Ama Ceneviz’li Amiral yeni keşfettiği ve asla gerçeğini bilmediği ülkeye üç sefer daha düzenledi. Yeni kara ve adalardan altınlar, mücevherler getirdi. Hepsinde de hala “Batı Hint adalarına” vardığını sanıyordu. Ama üçüncü gezisinden, özellikle hazırlanmış tuzaklar yüzünden zincirlere vurularak geri getirildi, Yani saray ilk sözünde durmamıştı. 1504’deki son seferinden sonra bedenen bitkin düştü. Büyük kaşif savaşçı, saray tarafından adı kasten unutturularak ve beklediklerinin karşılığını da göremeden 1506 yılının 20 Mayısında Valladolid’de öldü ve sessizce gömüldü.

YAZAR : HALİL İBRAHİM GÖKTÜRK

Kimler Neler Demiş?

Bildir
avatar
wpDiscuz