İnsanlar neden yaşlanır? Neden Yaşlanıyoruz? İşte Cevabı

0
52

Sıcaklık düştüğü ve güneş daha seyrek göründüğü için mi, yoksa kendi ölüm yargılarını kendileri taşıdıktan için mı ilkbaharın genç yaprakları sonbaharda sararacaklardır? Günümüzde bazı biyologlar, içinde insan yaşlanmasının da bir açıklamasını bulduktan için, ikinci varsayım üzerine eğilmektedirler.
Uzun zaman, ağaç yapraklarının öldüğüne inanıldı. Çünkü böylece, ağaçlar kötü mevsimi geçirmek için uykuya dalıyorlar, artık yapraklarını düşünmüyorlar ve sanki onları bir yana bırakıyorlardı. Oysa şimdi, bunun iyi bir açıklama olmadığı anlaşılıyor. Yapraklarını her yıl döken türlerde, yapraklarının zamanı gelince ölecekleri biçimde kalıtsal bir izlenceleri var olmalıdır. Uzun araştırmalara dayanan bilimsel gelişme, bu yıllık ölümün, tüne özgü bir özellik olduğu sonucunu çıkarmıştır. Kısacası, yapraktan dökülmesi, bir dış etkenin (kötü mevsim) sonucu olmayıp, yaprak gözelerinin kromozomlarına yazılmış bir iç zorunluluktur.
Gününüzde, insan için de böyle olduğu düşünülüyor. Bir insanın yaşlılıktan ölümü, organik işlevlerinin birbiri arkasından bozulması nedeni ile değildir fakat türün sürdürülmesinden yana olarak, insanın kendi yapısında bulunan bir ölüm izlencesi olduğu içindir. Sonuçlar özdeş bile olsa, ayrıntı önemlidir. Gerçekten, ölüm bireylerin kalıtsal yapısında kapsanıyor, insan yaşamının belli bir sınırın ötesinde uzatılmasını beklemek anlamsız olacaktır.
Tıptaki gelişmeler, olsa olsa, kişinin kendi genlerinde yazılmış olan sürenin bitimine ulaşmasını sağlayabilecektir, fakat hiçbir zaman, efsanevi bir uzun yaşam veremeyecektir.
Bilim adamlarım, yapraklarım döken ağaç ve homo sapiens adı ile bilinen düşünen ilkel adam gibi, kökten değişik iki varlığı, ayrıntılı bir karşılaştırmaya götüren nedenler nelerdir? Bu sorunun yanıtı, yalnıza kimi şaşıma benzerliklerdir.

AĞAÇLARIN YAŞAMI
ölü mevsim için fındık toplayan sincap gibi, ağaç da sıcak ve güneşli günler boyuna yapraklarında biriktirdiği zenginlikleri saklar. İlkbahar ile birlikte, fotosentez tam olarak işlemeye başlar. Güneş’te yayılan fotonlar, yani ışık tanecikleri, yapraklara yakalanırlar ve fotonların enerjileri, bitkisel dokuda fazlalık olarak bulunan su moleküllerini “parçalamak” için kullanılır. Suyun bu “fotolizi (ışıl bozunması)”, oksijen açığa çıkarır ve ağacın soğurduğu karbon dioksit gazı moleküllerinin şeker moleküllerine dönüşmesini sağlar. Bu, klorofilin işlettiği ünlü tepkimedir.
Işık enerjisi + karbon dioksit gazı + şekerli su + oksijen
Bitkisel gözelerin iç işleyişi ağacın kökleri aracılığı ile topraktan alınan azotun başlayarak, bu şekerlerden daha gelinmiş başka ürünler üretir. Önce amino asitler, sonra proteinler. Klorofil, yeşilin dışında kalan tüm dalgaboylarını soğurduğu için, ilkbahar ve yaz boyunca yapraklar yeşildirler. Gündüz boyuna yaprağın soğurduğu ışık, klorofilin küçük bir parçasını harar, fakat harcanan klorofilin yerine, gece boyuna, özellikle kimi enzımlenn (sitokininlerin) etkisi ile yenisi üretilir, bu enzimler göze bölünmesini canlandırıp, proteinler ve nüklcik asitlerin parçalanmasını geciktirerek, yaprakların yaşlanmasını yavaşlatırlar. Klorofilin harcanması ve sonra yemden üretilmesi biçimindeki bu günlük çevrim, algılanması güç bile olsa yaprakların abahlan, akşama oranla daha yeşil olmasına neden olur.
Bu değişimler, sonbaharda tersinmez bir özellik kazanırlar. Klorofilin yapım maddesi olarak kullanılan proteinler parçalanırlar ve yalayan tüm organizmaların temel öğesi otan amıno asitleri yeniden üretirler Ağacın yeniden kullanamadığı bu amino asitler, önce yaprak dokusunun içinde bulunan ve bitki özsuyunu taşıyan gözenekli borularla, sonra yaprağı dala bağlayan yaprak sapı ile, en sonra da dallan, gövdeyi ve kökleri dolaşan iletim ağı ile yapraklardan azar azar taşınırlar.
Soğuk gecelerin gelini, yapraklarda gündüz boyuna güneşin etkisi altında önce şekerlere, sonra asitli ortamda kırmızı renk alan bir boya maddesi olan antosiyamine dönüşen bu tortu maddelerinin taşınmasını durdurur. Böylece. güneşli gündüzlerin serin gecelerle değişmesi, yapraklara kızarmış bir renk verir. Bu durum, ABD’nin kuzeydoğusundaki ve kimi kuzey ülkelerindeki ormanlara olağanüstü bir güzellik kazandırır, fakat sonbahar gecelerinin daha sıcak geçtiği Avrupa’da bu renk değişimi daha az görülür, örneğin, Amerika ve Kanada topaklarında çok İyi kızann akağaç yapakları, aynı ağaçlar Avrupa topaklarında ekildikten zaman çok daha donuk renklerde olurlar.
Öyleyse, yapaktann dökülme işleyişini başlatan neden, yalnıza, gecelerin uzaması ve gündüzlerin kısalması ile belirginleşen sıcaklık düşüşü müdür? Sitokminlerin biyolojik bileşimini (biyosencezıni) yavaşlatarak, yukarıda açıklanan tersinmez harcanmalann sorumlusu olabilecek bir iç saatin varlığım di nedenler arasında aymak gerekmez mi?
Yaprak dökümünün “klasik” açıklaması, birinci varsa-yıma dayanır. Elit yıl kadar önce, bu varsayımı ortaya atmış olan Alman botanikçisi H.Molische göre kışın yaklaşması ile birlikte sıcaklığın düşüşü, gündüzlerin kısalması, böylece de ışıklanmanın zayıflaması, yaprakların içinde çeşitli değişimlere neden olur, bu değişimler, ağacın yaşamını sürdürebilmesi uğruna yaprakların yitirilmesi ile sonuçlanır Klorofilin yapısına giren proteinler parçalanırlar, bu proteinlerin yapıtaşlari ise, tüm ağacın ve genleri sürdürecek olan tohumların yararına olarak biriktirilir Kısacası, Molısche göre, yaprakların ölüm nedenleri, yalnızca havanın soğuması ve ışığın azalmasıdır.
Oysa olaylar bu denli bant değillerdir. Sunford (Kaliforniya) Ümversitesinde çalışan, Edwardo Zeiger ve Amnon Scfıuvartz adlarındaki ıkı biyolog, kimi klorofillı gözelerin uzun yaşarlık özelliği ile donatılmış olmalarına karşın, kimilerinin ise, kalıtsal izlenceleri bakımından, belli br sûre sonunda tıikcnmc özelliği taşıdıklarını düşünmektedirler. Bu iki araştırmacı.bu sava dayanarak, şaşırtıcı bir bulgu ileri sürmüşlerdir. Yapraklar sararmaya başladığı zaman, kloroplasıların tümünün davranışı aynı değildir (Kloroplastlar, kloro-fıilı gözelerin sitoplazması içinde dağılmış durumda bulunan ve klorofili taşıyan küçük oıgancıklardır). Yaprakların iç dokusunda bulunan kloroplastlar parçalanırlarken, yüzey gözelerinde bulunanlar etkinliklerini iyi korurlar. Bu, gözenek adı verilen gözelerde dağılmış bulunan kloroplastlann özelliğidir.
Yaprakların üst den dokusu üzennde çifter çifter yerleşmiş bulunan bu gözenekli gözelenn biçimlen fasulyeye benzen bunların karşılıklı ıçbükeylikleri, yaprakla atmosfer arasındaki gaz alışverişini sağlayan gözeneklenn açıklığını ayarlariar “Gözenek ağzı (astiole)’ denen bu açıklık, di; ortamın kofullarına (ışık. nem. sıcaklık, karbon dıoksıt oranı) ve bitkinin özellikle su ile ilgili iç durumuna bağlı olarak değişir Gözenek ağızlarının açıklığı ya da küçük oluşu ile düzenlenir. Prof. Zenger şöyle açıklıyor. “Bu gözeler, çok yönlü duyumsal aygıtlardır; ışığın karbon dıoksıt yoğunluğunu ve nemliliği bildiren niteliğine ve yeğnliğine (şiddetine) uygun olarak davranırlar. Gece boyunca ise. özellikle ışığın şiddetli ve havanın nemli olduğu sırada, gözeneklerini iyice açarlar”
Bu gözenek gözelerin, bitki için zararlı maddelerin atmosferdeki varlığını da bulgulama yeteneğinde olduktan anlaşılmaktadır. Böyle olmasaydı, püsküren bir yanardağ yakınındaki kimi bitkiler, tehirli kükürt d ¡oksit gaziannın büyük yoğunluğuna karşın yaşimlannı nasıl sürdürebilirlerdi’ Kırlı havanın karşısında, bu gözenek gözeler, gözeneklenn açıklığım sımsıkı kapatarak, yaprağın içinde oluşan fotosentezin kolaya bozulabilen işleyişim zehirlenmeye karşı korurlar boy lece yaprak, zararlı etkilere direnebilir. Ayna, yine Edwardo Zeiger’e göre, bu “koruyucu gözeler’in yaşam sûreleri, yaprağın iç gözeierinin yaşam sürelerinden çok uzundur. Başka deyişle, bu gözeler iklim değışmelerinden etkilenmezler.
Bu olguyu açıklığa kavuşturmak için. Prof. Zeiger aşağıdaki deneyi yapmaya girişti. Laboratuvarinda gözlemini yapmak amacı ile çalışma odasının önünden sonbahar yaprakları topladı. On gün kadar sonra, bu yapraklar ayrışmağa başladıktan zaman, dokularını çözümledi: İç gözelerin kloropiastlan yok olmuşlardı, fakat gözenekli gözelerinkiler etkilenmemişlerdi ve etkin durumda olan klorofil de taşıyorlardı. Öyleyse, bu gözelerin çevresel etkilerden zarar görmedikleri ve yaprak dökümünün “klasik” açıklamasının bu gözelere uymadığı açıkur.
İngiltere’deki Wellesboume Ulusal Bitki Araştırma istasyonunda araştırma yöneticisi olan Dr. Richard Hardwick de, bitkilerin yaşlanmasında karmaşık kalıtsal işleyişlerin bulunduğunu. bunların “çevrenin yönettiği basit işleyişler” olmadığını düşünmektedir. Ayrıca, yaprakların yaşlanması ile iklim koşullan arasında doğrudan bir bağlantı bulunmadığını da deneylerin gösterdiğini belirtmektedir. Yanlış mevsimde ekilen bitkilerin yapraklarropiastlan yok olmuşlardı, fakat gözenekli gözelerinkiler etkilenmemişlerdi ve etkin durumda olan klorofil de taşıyorlardı. Öyleyse, bu gözelerin çevresel etkilerden zarar görmedikleri ve yaprak dökümünün “klasik” açıklamasının bu gözelere uymadığı açıkur.
İngiltere’deki Wellesboume Ulusal Bitki Araştırma istasyonu nda araştırma yönetici« olan Dr. Richard Hardwick de, bitkilerin yaşlanmasında karmaşık kalıtsal işleyişlerin bulunduğunu. bunların “çevrenin yönettiği basit işleyişler” olmadığını düşünmektedir. Ayrıca, yaprakların yaşlanması ile iklim koşullan arasında doğrudan bir bağlantı bulunmadığını da deneylerin gösterdiğini belirtmektedir. Yanlış mevsimde ekilen bitkilerin yapraklan, sıcaklı ve ışıklanmanın dorukta olduğu yaz ortasında bile sararmaktadır. Benzer olarak. seralarda yetiştirilen bitkiler de. seralann sabit sıuklık ve sabit ışık koşullannda bile, ne yazık ki, belli bir sürenin sonunda solup gitmektedirler. Öyleyse yaşlanmanın izlencesi kalıtsal olarak çiziliyor olmalıdır., sıcaklı ve ışıklanmanın dorukta olduğu yaz ortasında bile sararmaktadır. Benzer olarak, seralarda yetiştirilen bitkiler de. seralann sabit sıuklık ve sabit ışık koşullannda bile, ne yazık ki, belli bir sürenin sonunda solup gitmektedirler. Öyleyse yaşlanmanın izlencesi kalıtsal olarak çiziliyor olmalıdır.

Kalıcım kuramının tutulan diğer savına göre ise, tüm bitkiler kışa karşı koymak için, aynı “davranışı” göstermekler. Ağaçların çerçevesinde kalarak, bunların genel çizgiler bakımından, iki tür davranış sergilediklerini belirtelim: Kalıcı yapraklı ağaçlar (örneğin, çamlar), önemli değişmelere uğramadan kış zorlamasına karşı koyarlar çünkü, pul ya da iğne biçimindeki yapraklan, soğuğa uyum sağlayabilirler ve birçok yıl yaşayabilirler. Yapraklarını her yıl döken ağaçlar ise. öncekilerin tersine olarak, geçici bir kış uykusuna (küçük ölüm) gömülürler; ve bunu, ilkbaharda yeniden canlanma izler.

İNSANOĞLUNUN YAŞLANMASI
Günümüzde, biyologların yaprak dökümü konusuna böylesine büyük ilgi duymalarının nedeni, yaprak dökümü işleyenin, insanı da içine almak üzere, tüm yaşayan varlıktan ilgilendiren çok daha geniş temel bir uygulama alanının bulunmasıdır. Dolayısı ile. ölümün yalın bir gidiş aksamasından mı, yoksa yaşlanmanın ölüme götüren bir izlencesi olduğundan mı ileri geldiğinin bilinmesi önemlidir. Böylece iki durum söz konusudur Birincisi, yaşlanma dış etkenlerden, zararlı bir çevreden ve zamanın yıpratmasından ileri gelir: bu durumda, yaş ilerledikçe kimi organların, körelmesi ve insanlarda üretilen kimi proteinlerin parçalanması düzeltile-bilmeli, ya da hiç olmazsa geciktırilebilmelidir. İkincisi, dölütün (embriyonun) gelişme genlerinin var olduğu gibi, “ölümün genleri” de vardın bu durumda, zamanın “yıkımları” nın onarılması beklenemez: Organizma saatinin izlencesi, kadranı belli sayıda dönecek biçimde düzenlenmiştir, ve yaşamdaki her adım, onulmaz bir biçimde, ölüme giden bir adımdır.
ABD’nin en ünlü yaşlılık bilimcilerinden (gerontologianndan) biri olan Prof. Leonard Hayflick, ölümün kalıtsal bir izlencesi olduğuna dayanan kuramı yeğlemektedir. Profesör, on beş yıl kadar önce, insan ya da hayvan gözelerinden hazırladığı kültürlerde sınırlı bir yaşam süresi olduğunun gözlemini yapmış bulunuyordu (Kuşkusuz, bir çeşit ölmezlikle donatılmış bulunan kanserli gözeten düşünmüyoruz). Prof Hayflick bu konuda şunları söylüyor “İnsan organizmasının tümü için, benzer bir izlence var gibi görünmektedir Fizyolojik işlevlerin çoğu 30 yaşından başlayarak, hemen hemen çizgisel bir hızla kötüleşirler. Ortalama olarak, işlevsel yetenekte saptanan yitik, doruk yeteneğe göre, yıl başına % 0.8 0.9 oranındadır. Kuşkusuz, bu gerileme bireysel değişimlere de bağlıdır”.
Prof. Hayflick’e göre, çağdaş tıbbın kazandığı başarıların insan yaşamım uzattığı biçimindeki izlenim, ne istatistiklerle ne de biyolojik verilerle desteklenmemektedir. Çocuk ve genç ölümlerinin azaltılması ile. ortalama yaşam süresinin arttığı kesindir, fakat maksimum yaşam süresine gelince, bu süre, tarih öncesi çağının sonundan ben değişmemiştir.
Aynca. tıptaki ilerlemelerin, özellikle koruyucu önlemlerle, ortalama yaşam süresini daha da uzatacağı beklenebilir. Örneğin, damar hastalıklarının neden olduğu ölümün önlenmesi başlanlabilirse. ABD de ve sanayileşmiş ülkelerin çoğunda, bu süre 12 yıl uzatılabilecektir. Kanserden ölüm de önlenebilirse, iki ek yıl daha kazanılmış olacaktır. Prof. Hayflick’in çıkardığı sonuç şudur “İnsanların zamansız bir sondan korkmalarına gerek kalmayacaktır, çünkü onların fizyolojik işlevlerinin yavaşlaması yüzüncü yaşları yakınlarına dek yaşamalarını sağlayacaktır.”
İnsanda “ölüm genleri”nin varlığının evrim kuramı ile uyumlu olup olmadığı bilinmesi gereken bir konu olarak durmaktadır. Çoğu biyolog için, bu uyumun bulunduğu kesindir. Gerçekten, bireysel yaşamın üreme yaşından öteye uzatılmasının, türün sürdürülmesi açısından bir yararı yoktur.
Ölüm kalıtsal yapımızda yazılmış olsa bile, türün sürdürülmesinin ötesinde olarak, şimdilik kuramsal da olsa, insan yaşamını uzatma konusunda şöyle bir umut beslenmektedir: Yaslanmayı bir izlenceye bağlayan genleri günün birinde doğrudan etkileyebilmek. Acaba, kanserli gözelerin ölmezliğinin, yalnızca ölüm genlerinin olmayışından ya da bastırılmış oluşundan ileri geldiğini düşünmek gerekmez mi? Ya ağaç yaprakları üzerindeki, obürlerinden daha dayanıklı klorofilli gözelerin varlığı, aynı bireyde değişimlere duyarlı çeşitli izlencelerin bulunabileceğim göstermez mi?
Kuşkusuz, yaşlılık konusundaki araştırmaların ölmüş yaprakların incelenmesi ile başladığını savunmak, çok ileri gitmek olacaktır. Bununla birlikte, yaprakların ölümüne neden olan işleyişlerin um olarak anlaşıldığı gün, insanların yaşamasını sağlayan işleyişlerin nasıl denetlenebileceği de belki öğrenilebilecektir.

Science et Vie’den

Kimler Neler Demiş?

Bildir
avatar
wpDiscuz