İnsan aklını kullanarak neler yapabilir? aklın sınırları.

0
185

İnsanın insanı akıl yoluyla etkileyişi kadar güçlü bir alışveriş düşünülemez. Onun için kişiye ve topluma, yerine göre, açıdan biçim veren böylesine bir alışverişten daha sağlam bir etkenle karşılaşmak olanaksızdır. Ne var ki, bu değişmez gerçek olumlu ya da olumsuz yönleriyle de olsa, yaratıklar arasında sadece insanoğluna yöneliktir, yani insanın, akıl ve ruhun olumlu, ya da olumsuz yolda etkilenişi açısından, iki karşıt güçten biriyle etkilenmesi, doğal bir zorunluktur. Bu böyle olunca, insanda doğuştan özgür olan aklın, ancak yararlıya yönelme yeteneğine sahip olabilmesiyledir ki, akılsal gelişimin olumlu yolda biçimlenmesi imkanı sağlanmış olur. Buna karşıt tutum ise, kişide, ya da toplumda, aşırı oranda tehlikeli bir uyumsuzluğa kolaylıkla yol açabilir. Tarihin akışı içinde olduğu gibi, bugün bileşik sık karşılaştığımız binlerce olay, bu karşıt eylemin değişmezliğini kanıtlıyacak niteliktedir.

İnsanların birarada yaşaması, doğal bir gerçek olduğuna göre, böylesine bir gerçeğin olumlu yolda bilincine varabilmek de, moral bir mutluluk olmanın niteliğini taşır. O halde insanın, kendine ve topluma yararlı olma yolunda yücelme istek ve çabasını besliyen iki doğal kaynaktan güç alması gerekir ki, bunlardan biri: Akıl – Cücü, öteki de: Ruh – Gücüdür. İnsana, ön planda tabiat eliyle, düşünme ve duygulanma yeteneklerini kazandıran bu iki doğal kaynağın, yani akıl ya da ruhun, ya da herikisinin eşit katkısından doğan ortak-bileşimin yardımı iledir ki, tabiat dışı yeteneklerimizi, yani sırf kendi istek ve inisiyatifimizle elde edebileceğimiz yetenekleri kendimiz oluştururuz.
İnsanın, sayılamıyacak kadar çoğalan, dallanıp budaklanan tabiat dışı yetenekleri arasında, örneğin aşağıda belirtilenler, kişiye ve topluma sağladıkları yararlar açısından, verimli aksiyonların promotörü olmanın niteliğini taşırlar ki, bunlar da insanoğlunun özellikle şu tür yetenekleridir: araştırma, bulma, bilme, tanıma, öğrenme, öğretme, duygulanma, sevme, sayma, sorumluluk, doğruluk, özgürlük, bağımsızlık, disiplin v.b.düşünüşte yücelme çabasını binlerce yıl önce ele alan büyüklerden Platon (428/7 – 348/7, M.Ö.), insanoğlunun kendinin bulup geliştirdiği: “Tabiat dışı moral yeteneklerin” sayılmakla bitirilmezliğini gözönüne alarak, olumlu yolda gelişen moral yeteneklerin tümünü, dört temel ilkede özetlemiş ve şu 4 ilkeyi, insanoğlunun “Kardinal Erdemlikleri” olarak nitelemiştir:
1. Bilgelik,
2. Yiğitlik,
3. Sağgörü,
4. Doğruluk.
19, yüzyılin karamsar filozofu Arthur Scho-penhauer (1788 -1860) ise, insan ve tabiat üstündeki görüş ve kanısını, özellikle kınayıcı açıdan yorumlamış, ama Platon’un saptadığı 4 Kardinal-Erdemliği, akıl ve ruh için tek sığınak olarak benimsemiş, fakat bu 4 ilkeyi şu 2 erdemlikle özetlemekten kendini alamamıştır:
1. Doğruluk,
2. insanseverlik.

Madde ile aklı, ya da ruhu, insanda ayrı ayrı bağımsız güçler olarak değil de, birbirini tamam-lıyan tek bir bileşim olarak benimsiyen “monist” (teklikçi) düşünürler, tüm yaratıklar arasında insanı “identité” (tam eşitlik) felsefesine göre yorumlamışlardır; ve bu yorum kısaca şöyledir: “… Madde, ruh ya da akıl, bedensel ya da akılsal belirtiler, düşünce ya da nesne, düşünüş ya da varoluş gibi kavram ve görüntüler, birbirlerinden ayrı şeyler olmalarına rağmen, bir bütün halinde oluşan dünyanın iki ayrı belirtisi olmanın niteliğini taşırlar…” (Benedikt Spinoza (1632-1677), Friedrich Wilhelm Schelling (1775 – 1854), Ceorg Wilhelm Friedrich Hegel (1770 – 1831).

Dünyayı, tek bir bütün olarak tanıyan monist filozoflar, yukarıda açıklanan görüşlerini deney yoluyla da kanıtlamak için, aklin ve ruhun, madde ile sürekli ve salt bir bütün halinde oluştuğunu ileri süzerek, insanda beyin mekanizmasının oluşum ve gelişimini örnek olarak göstermişlerdir; ve akılsal ya da ruhsal belirtilerin, maddesel unsurun görevi olarak meydana geldiği tezine bağlanmışlardır ki, bu da bilim dünyasını inkarı olanaksız bir gerçekle karşılaştırmaktadır, şöyle ki, insanoğlunun akılsal ve ruhsal gelişimi, ancak nesnesel bir varlık olan beyin kabuğunun zamanla büyüyüp gelişmiş olmasıyla, yani maddenin, insanda düşünsel gelişimi oluşturma yolunda değişikliğe (modification) uğramasıyla mümkün olabilmiştir. Onun için bu eylem, maddenin görevsel yönü olarak nitelenmiştir. Deney yoluyla elde edilen böylesine bir sonuç açıkça ortaya koymaktadır ki, tabiat ile, akıl ve ruh, birbirinden ayrı şeyler olmayıp, birbirini ancak tamamlıyan bir bütün olmanın niteliğini taşımaktadır; ve bu nedenle de bunların hepsini “Tabiat” ya da “Tüm-Tabiat” olarak nitelemenin yerinde olacağı kanısı ağır basmaktadır. Monist filozofların tek varlık olarak niteledikleri bu madde-enerji bileşimi, aynı zamanda yöntemsel çeşitlilfği kapsıyan tüm-tabiat-bir bütündür’de; yani sonsuzla ilgili her konuda, bilimsel gerçekten beslenen aynı yöntem geçerlidir. Bu gerçek, arıyıp, tanıyıp, ilgilenmesini, öğrenmesini, öğretmesini, sevmesini ve daha nice nice özellikleri elde etmesini başaran insanoğlunun, evrene ortak olması ve dokusal yapısı açısından madde-enerji bileşiminden oluşan kendine özgü bir sistem olduğunu da açıkça ortaya koymuştur. Bu böyle olduğu içindir ki, tüm-tabiat, insanı ancak böylesine bir bileşimde (madde – enerji bileşimi), kendini bilmenin, kendini tanımanın bilincine ulaştırmıştır; yani insan, evrenin (kosmos) madde-enerji bileşimli bir yaratığı olarak kültür dünyasına malolmuştur; ve insanlığın ortak eseri olan böylesine bir pota içinde, sonu olmıyan bir gelişme ve yücelme yeteneğini elde etmiştir. O halde “Kültür” nedir? Ve nasıl elde edilmiştir? Şurasını kesinlikle unutmamak gerekir ki, insanın sırf kendi istek ve ilgisiyle oluşturduğuna yukarıda da değinilen, tabiat dışı yeteneklerine sürekli gelişimi sağlıyacak tek kaynak, eğitim – öğretim ve dolayısıyla kültürdür; ve insandan insana yansıyan sürekli düşünsel akışıma devamlı gelişimi sağlıyacak tek etken de sadece kültürdür.

İnsanlar arasındaki kültürel alışverişe ışık tutan büyük düşünürler, insanın ve toplumun, kanıda ve yargıda ileri aşamalara ulaşma çabasına yardımcı olan temel faktörün, kültür olması gerekeceği konusunda birleşmişlerdir; aklin ve ruhun sürekli gelişimi için, kültürün yüceltici gücünden yararlanılması prensibinde görüş birliğine varmışlardır.

Bugün değişik yorumlarla tanımlanan kültürün, her şeyden önce insanoğlunun, düşünce ve eylemde üstün düzeye ulaşmasını sağlıyan özgür bir eğitim – öğretim mekanizmasının işler halde olmasıyla elde edileceği şüphe götürmez bir gerçektir. Yani kültür, insanın yetişme, gelişme ve erişme çabasında, verimli sonuçlar elde etmesine akıl yoluyla olanak sağlıyan bir “Düşünüş – Sistemi” olarak nitelenmektedir; ve bu sistemin, insandan insana yansıyan kültür akışımlarındaki önemi büyüktür. Onun için, insanoğlunun düşünüşte elde ettiği üstünlüğü, ancak kültürün yardımıyla sürekli bir gelişim stadında tutabilmesi mümkündür. Ünlü psikolog Wilhelm Wundt’a (1832 – 1920) göre, kültürün yüceltici gücünü, şöyle bir yorumla açıklıyabil-mek mümkündür; “… Kültürde erişmişlik, insanoğlunun, her şeyini olduğu gibi, kanı ve yargı güçlerini de gereğince işleyip geliştirme yolunda, önce kendini bilmesi, kendine egemen olması, tabiatı tanıması ve daha ileri aşamada, tabiatı, insanlığa yararlı olma yolunda etkilemesiyle mümkündür…” Görülüyor ki, insanın insana, dolayısıyla topluma yararlı olabilmesi için, yargıda, eylemde ve uygulamada sağlam bir düzeye ulaşma yolunda çaba harcaması ve sadece bilimden (kültürden) güç alan bir ideale sahip olması gerekmektedir. Böyle bir ideali gerçekleştirmede başarı ise, ancak ve ancak uygarlığın gelişiminde, binlerce yıllık emeyin verimi olan kültürel “birikimi” daha da yoğunlaştırmak, gelişim zincirine yeni ve taze halkalar katmakla mümkündür Bakınız, monizm felsefesinin ünlü düşünürü Friedrich Jodl (1849 – 1914) insanın insanı yüceltme çabasında temel etken olan kültür için ne diyor, kısaca gözden geçirelim: “… Biz insanları, bu güçlü eyleme (kültüre) saygı besleme yolunda eğitmeliyiz; işte böylesine bir davranıştır ki, insan kuşaklarını, duygulu bir toplum düzeyine, ilkel bir düşünüş gücünden, sınırsız bir düşünüş yeteneğine.., ulaştırmıştır.

Binlerce yıllık birikim zenginliğidir ki, yalnız kültürle elde edilmiştir ve gene kültürle dünyamıza maledilecektir. Biz ki, o kültürün içinde yaşayıp kaynaşıyoruz, onun dışında kalınca da, .., bir hiç oluveriyoruz…, … Unutmıyalım ki, sadece sübjektif akılda varlığı sürdürülebilen, bu, tarihin eseri önünde, objektif düşünüşle oluşup, kuşaktan kuşağa aktarılan bilgiler bile, en büyük bir küçükten başka bir şey değildir: çünki bu küçük büyüğün, insanlığın ötedenberi elde edebildiklerine bir yenisini katabilmesi……görünmi-
yen binlerce el onu yükseltmeseydi, geçmişin binlerce başı, onu daha da verimli kılmasaydı nasıl mümkün olurdu?… Çünki tek tek başarılan binlerce, ama binlerce iş iledir ki, büyük bütün sağlanabilmiştir. Kişinin kendine düşenin en doğrusunu yapması ve düzenli bir toplumun muhtaç olduğu şeyleri elde edebilme yolunda yeterince çaba harcaması, değerli, hatta vazgeçilmez davranıştır. İşte yeni bir din gibi nitelenebilecek olan böylesine bir davranışın, yani bu yoldan elde edilen bilginin ve kültürün, daha doğrusu: insanlık – Dininin kapsadığı sırlar bunlardır…”.

F. Jodl’un yukarıda geçen yorumu da gösteriyor ki, insanın insana kültür, yani akıl yoluyla verdiklerinin, toplumsal yaşamı verimli yolda etkilemesi, özgürlük, sorumluluk ve disiplinle mümkündür; ve bütün bu yapıcı faktörlerin, sağlam bir uyum prosedürü içinde gerçek değerini elde etmesi, gelişim yasasının gereği olma niteliğindedir. Gelişim yasasının egemen olmasında, özgürlük kadar disiplının de yardımı büyüktür. Bu nedenle, ünlü filozof Hermann Keyserling’in (* 1880): “… özgür olan ruhlar, disiplinli ruhlardır!…” sözünün daima gözönün-de olmasının büyük yararı vardır. Uyum diye nitelenen evrensel bütün, insanoğlunun tabiatle bütünleşmesidir; ve böylesine bir oluşum ise tabiat ve kültür gibi iki karşıt gücün, tek bileşime dönüşmesiyle meydana gelmiştir; insan zekası böylelikle tabiatı tanıma, hatta etkileme yeteneğini elde etmiştir. Unutmıyalım ki, insanlığın bu tür bir yeteneği elde etmesinde, tabiat olaylarını. Tanrısal amaca bağlama eğilimiyle yapılan araştırmaların (theologie) büyük rolü olmuştur; ama bu yoldan da olsa, insan insana binyıllar boyunca çok şey vermiştir; ve vermiye devam edecektir; çağdaş kültüre giden yol, her şeye rağmen gene bu yoldur.

Kimler Neler Demiş?

Bildir
avatar
wpDiscuz