İbn-i Sina kimdir? İbn-i Sina’nın hayatı ve eserleri

0
33

İbn-i Sina’nın bilime katkıları neler

Asıl adı Hüseyin olan ve 980 yılında Buhara’nın Afşin köyünde dünyaya gelen İbn-i Sina, ilk Öğ­renimini doğum yeri olan Buhara’da yaptı. Daha 5-6 yaşlarında iken çeşitli hocalardan matematik, hukuk, mantık ve felsefe öğrendi, Aristo ve Farabi’den et­kilenerek metafizik konularıyla da uğraşan İbn-i Si­na asıl ününü tıp konusunda gösterdi. Bu konuda teorik olarak öğrendiklerini hastalar üzerinde uygu­lamaya koyarak, hekimliği bilimsel temellere oturt­tu. Çağının Buhara sultanını başarılı bir şekilde te­davi etmesi üzerine saraya alınan İbn-i Sina, bura­daki kitaplardan da faydalanarak tıp biliminde seç­kin bir yere geldi. 11. yüzyılda Samanoğulları İkti­darının sona ermesi üzerine Harzem hükümdarının hizmetine girip, Hemedan emirini tedavi etti. Teda­videki başarısından dolayı hükümdara vezir (bakan) olan İbn-i Sina, hükümdarın ordu icraatını tenkit edin­ce hapsedildi. Aralarında “Kitabü’l-Kanun fi’t-Tıp” adlı eserinin de bulunduğu birçok eserini burada ya­zan İbn-i Sina, nihayet kıyafet değiştirerek İsfahan’a kaçtı. Buradaki yönetimden büyük itibar gören İbn-i Sina, bir süre sarayın filozoflar ve bilginler kurulu­na başkanlık ettikten sonra, bazen sarayda bazen hapiste sürdürdüğü yaşamını 1037’de burada (İsfa­han’da) noktaladı,

İLMİ KİŞİLİĞİ VE BİLİME KATKILARI
Hekimliği bilimsel temellere oturtan İbn-i Sina’­nın, başta tıp olmak üzere psikoloji, biyoloji, jeoloji, astronomi, fizik, matematik ve felsefe gibi değişik bir­çok bilim dalına önemli katkıları oldu. Ancak en bü­yük katkısı tıp alanında olduğundan, daha çok ve ilk önce bu bilim dalındaki çalışmalardan söz edeceğiz. İbn-i Sina, tıp alanında yaptığı çok değerli ve öz­gün araştırmalarla çaresiz bazı hastalıklara yararlı ilaçlar bulup, bu suretle amansız birtakım hastalık­ları tedavi edilir hale getirdi. Özellikle “Hekimliğin Yasası” anlamına gelen “Kitabül-Kanun fi’t-Tıp” adlı eserinde birçok hastalığın tanım ve tedavi metodun­dan bahsederken, o zamana kadar aynı hastalık ola­rak bilinen zatürre ile zatülcenbi birbirinden ayırt edip, ayrıca akciğer vereminin de bulaşıcı olduğu­nu ileri sürdü. İbn-i Sina, yine ilk defa Aristo ve Galinos’un aksine kanın gıda taşıyan bir sıvı olduğunu ileri sürerek, tıp konusundaki en önemli buluşlardan birini ortaya koydu. İbn-i Sina’ya kadar tıp biliminin tartışılmaz otoriteleri olarak bilinen Aristo ve Galinos, kanı ruhun karargahı olarak kabul ederlerdi.

Bağırsak sistemi hastalıklarının su ve toprak yo­luyla yayılma gösterdiğine dikkat çeken İbn-i Sina, bağırsak solucanı, menenjit, göğüsteki iltihaplanma­lar ve karaciğer apsesi üzerinde de detaylı incele­meler yaptı, sarılık hastalığının ilacını ve tedavi şe­killerini buldu. Hastalıkların teşhisinde nabzın öne­mi ile palpasyon (elle muayene) metodu da yine ona aittir, Yine çiçek, kızamık ve İran humması adını ver­diği şarbonu ilk defa o tarif etti ve şeker hastaları­nın idrarında şeker bulunduğundan ilk defa o söz etti.

Cilt hastalıklarıyla da uğraşıp, bunların tedavi şe­killerini izah eden İbn-i Sina, bunlardan başka has­talıkların tedavisinde bilhassa ameliyatta şiddetli ağ­rıları hafifletmek amacıyla şuruba afyon, ban otu, sarı sabur ve Hindistan cevizi katarak yeni bir ilaç geliş­tirdi. Onun yine bitkilerden elde ettiği bir başka ilaç ise yılan sokmasına karşı kullanılan panzehirdir.

İbn-i Sina’yı büyük üne kavuşturan bir başka yö­nü ise, psikolojik hastalıkların tedavisinde gösterdi­ği üstün kabiliyetidir. Bu gün deşarj-boşaltma teda­visi denen tedavi metodunu ilk defa kendisi hasta­larına uyguladığı gibi, hastanın başına gelen ruhsal halleri, değişmeleri tıp bilimine ilk getiren de odur.

Özellikle ruh hastalıklarının teşhis ve tedavisin­de çağının çok ilerisinde olan İbn-i Sina, zamanına kadar birçok ülkede ruh hastası olarak kabul edil­meyen hatta bu durumlarından dolayı ateşlere alı­lan ve deli diye nitelendirilip, toplumun dışına itilen bu insanlara da normal hasta muamelesi gösterip, ruh hastası olarak tedavi etti. Günümüzün psikoanalitik tedavi yöntemlerinin yanı sıra müzikle de on­ların ruhsal gerginliklerini gidererek sağlıklarına ka­vuşturdu.

Yukarıda belirttiğimiz gibi İbn-i Sina, çalışma ala­nı olarak sadece bir dalı seçmemiş olup, değişik bi­lim dallarında çalışmalar yapmıştır. Bu çalışmaları en çok yoğunlaştırdığı bilim dallarından biri de jeo­loji olup, bu dalda onun özellikle taş, kaya ve dağla­rın oluşumu konusunda ileri sürdüğü fikirler olduk­ça orijinaldir. İbn-i Sina, “Eş-Şifa” adlı eserinde Amu Derya kenarında ve Karakum Dağları ve ovasında yaptığı gözlemlerine dayanarak, taş ve kayaların olu­şumunu, koyu çamurların güneş altında katılaşma­sı, yer altı ve yer üstü sularının katılaşması ve yine depremler sırasında yer altı çamurlarının büyük ısı etkisiyle katılaşmasına bağlıyor.

Dağ ve tepelerin oluşumunu da depremlerde yer küresinin bir kısmının daha çok yükselmesi, dünya oluşurken pek çok geniş çamur kitlelerin uzun za­man içinde katılaşması, erozyon ve rüzgarların et­kileriyle yerin bir kısmının aşınıp çukurlaşması ve ba­zı kısımların yükselmesi gibi sebeplere bağlıyor ki bu görüşler günümüz için de geçerlidir.

ESERLERİ
İbn-i Sina’nın küçüklü büyüklü 276 eserinden en önemli üç tanesi şunlardır;
Eş-Şifa: ilk kez 1508’de Latince’ye çevirisi yapılan bu eser, fizik, metafizik, mantık ve matematik bi­limlerinden bahseder El-Kanun fi’t-Tıp: İlk kez XII. yüzyılda Gerard de Cremone tarafından Latinceye çevrilen bu eser İbn-i Sina’nın büyük tıp ansiklopedisidir.
En-Necat; Eş-Şifa adlı eserinin özeti mahiyetin­dedir. Mantık, fizik, metafizik, psikoloji ve felsefe ko­nularını içermektedir.

avatar
  Subscribe  
Bildir