[Fizikçi] Marie Curie biyografisi, hayat hikayesi, sozleri (1867~1934)

0
79

Bilim Yolcusu Bir Kadın MARJA CURİE SKOLDOWSKA (Varşova 1867 – 1934 Fransa)

Görünmezden Haber Var
Geçen yüzyıl sona ermeden hemen dokuz yıl öncesi Paris. Aydınlık sokaklarından süslü kadınların, cıyıl cıyıl fısıldaman çiftlerin akıp geçtiği hercai şehir ve kolundaki kitap sepeti, uzun etekliğiyle evecen bir genç kız Sorbonne’un tozlu koridorlarını arkada bırakır Birden gürültüyle akan kalabalığın arasına karışıverir. Ama ne o, bu çevreyle ilgilidir, ne de yöresi o İslav ırkından gelen yabancı kızla. Belli ki soyunun duru ak yüzü, mavi ciddi bakışlarıyla bir benek gibidir Hele o gözlerin, gürültülü alayın çok yukarlarında dolaştığının hiç kimse farkında değil. Acaba yirmi dört yaşında ve tam gelinlik çağındaki bu kızı, hangi acımasız, seri rüzgarlar ta Varşova’dan buralara dek atıvermiştir ?
Yine bu takvimden on sekiz yıl kadar öncesi var. Güneşli Varşova sokaklarından neşeli bir gurup çocuk oynaşarak, sekerek geçip giderlerken kaldırımda oturan yaşlı bir çingene kadının gözleri, bu küme içindeki ufak bir kızın minik yuvarlak yüzüne takılır, kalır., ve “A be, ver elini bir bakayım” der Minicik apak bir el yumağı, kara nasırlı bir avuç içindedir. Falcı çingene, eli ilgiyle süzerek “Aman Yarabbi, ne çizgiler? Sen bütün dünyada çok ünlü bir kişi olacaksın güzelim, hem de tüm dünyada”… öbekteki öteki arkadaşları hemen küçük Marja’nın çevresini sararlar. Fakat falcı kadın başka hiçbir ele bakmadan uzaklaşır, gider Bu olay belki asıl kişinin çocukluk anılarında yer almayabilir Oysa bilenlerin şu söylentisi o kişiliğin tablosuna yakışmıyor mu?
Marja Skolodowska’nın minimini gözlerine gün ışığı ilk kez vurduğu sabah. Takvimler Varşova’da 1867 Kasımının 7 sini gösterir Babası Profesör Skolodowska şehrin tanınmış bir fizik ve matematik hocasıdır Hoş değirmi yüzlü, kıvırcık saçlı kız, doğuştan varlıklı bir aile çevresinde büyür Ortasında yetiştiği eğitim, öğretim kaynaklarından alabildiğine faydalanır ki sonunda kendi dizisindeki insanlar arasında bir ayrıcalık da doğar. Böylece bilim yolundaki ünlülerin çoğundan farklı bir yazgı oluşmaktadır Zira öteki pek çok yoksul, ünlünün biyografilerindeki “İlk Kavgalar” bölümü onun kitabında yer almaz. Ama O’nun ülkesi de Rus Çarlığının katı çizmeleri altında inlemektedir. Hatta kendi dilinde öğretim bile yasaktır yurdunda.
Hani Lehliler zaman zaman meydanlarda neşeli, yaygın Mazurka danslarıyla oynaşırlar ya, havada öbek öbek renkli, dantelalı cici kadın eteklikleri dalgalanırsa da bu şen kümelerin üstünden bile pala bıyıklı Rus nöbetçilerin dik bakışlarıyla, Sibirya’nın kara bulutları hiç eksik olmaz. İlle de “Türk atları Vistül Irmağından su içtikleri zaman Lehistan kurtulacaktır,” şarkıları vardı ya artık onlar çok gerilerde kalmıştır. İşte Varşova, bu şirin Irmağın iki yakasında sekiz yüzyıl önceleri kurulmuştur Gariptir bazen şehir yazgıları da insanlarınkine benzeyebilir. Çünkü bu şehir Avrupa’nın bir türlü bitmeyen aralıklı Büyük Savaş Çalkantılarından hiç bir çağda uzak kalamamıştır da.. Belki hala oralarda, hemşeriler Chopin’in oynak melodilerine, Savaş Tanrısının günümüzdeki araç kalıntıları karışıyordur. O günlerde tanınmış ressamların tablolarıyla süslü müzeler, yüz binlerce kitap barındıran kitaplıklar Çan’ın tek buyruğuyla Rusya’ya taşınmaktadır Yanı Polonya işgal altında tedirgin ve kuşkuludur. O durum Birinci Dünya Savaşı’na kadar sürer gelir (1915) Ne var ki yalnız Chopin’in gövdesinden ayrılmış yüreği burada gömülü kalır. Adına “Kutsal Haç” kilisesi denilen bu yapı, ulusal ve sanatçı Polonez’in simgesi olarak hala ayakta durmaktadır Sanki tek yürekte, bütün bir ulusun yüreği çarpıyormuş gibi.. Dahası. Varşova Radyum Enstitüsü bilim yolcusu başka bir Polonez’den armağan ortak bir anıttır Yine yıllarca yudumladıkları tutsaklığın acısını hani azaltmak avuntusuyla…
Anatole France’in Günlerinde
“Bugün Fransa’da yaşayan iki dahi var: biri Rodin, öteki Marja Curie Skolodowska,” diyen Anatole France kendi yurdunda bile bir İslav kadınıyla öğünmektedir
Nasılsa son çağın başlarında Varşova, Bükreş gibi bazı Avrupa şehirleri çılgınca bir Paris özenti ve özlemi içindedirler. Hele kız, kadın takımı bu özlemin yanışıyla kavrulmaktadır Ama bunların içinden biri parmaklarında renk renk yüzükler sergilemektense. ileride nur saçacak bir kafa yapısının oluşumu içindedir. Küçük Marja’nın yetişmesinde özel bir yetenek temelinden yine özel eğitim ve öğretimin parlak bir örneği yükselmektedir Bu çocuğun doymak bilmez öğrenim açlığını gidermeye evdeki kitaplar yetişemez. Böylece zorunlu Rus okulunu birincilikle bitirirse de yurdunda barınamaz. Ayrıca araştırıcı ve bulucu nitelikteki kişiler ancak özgürlüğün sonsuzluk havasında gelişir, serpilirler Üstelik dönemin modası Fransızcayı da iyi bilir Yaradılışın şansı ile matematik, mantığı, sabırlı çaba duygusu, yüksek bir karakter sezgisi, yürekli bir yoğunlaşma tek bir insanda toplanırsa, bakalım neler olur?
Şimdi hoca kızı, Sorbonne Fen Fakültesinde burslu öğrencidir. Yaşamında cinsinin tersine az konuşan, pek çok çabalayan bir kadın kişiliği göze çarpar.
Neylesin okul dışı özel dersler de verir geçimini artırmak amacıyla .. Giderek, kendini yurt dışına atan etkenin yazgısıyla, yurt özleminin ağır bastığı zamanlar olur. Onlar sürekli mutlulukların kadınına, yalnız uzak hedefleri karşılık gösterir. Her zehrin bir panzehiri de bulunacaktır elbette.

Akduvaksız Bir Gelin
Marja, Bilimler Akademisinde tanınmış profesör Pierre Curie ile tanışır Pierre bu Lehli kıza aşık olur ve O’nu kendine eş seçer, özel, genel tüm ortak sorunlarını birlikte çözmek üzere 1895 de evlenirler Ama o evliliğin gelini asla ak duvak takınmaz, sadece zorunlu bir törenle yaşamlarını birleştirirler Yalnız birbirlerine en değerli armağanları, birer iki tekerlekli bisiklet olmuştur İlerde bu uyumlu pek sade bileşikten en değerli cevher Radyum doğacaktır Artık Fransız yurttaşı sayılması gereken Bayan Curie’ye bilimsel araştırmaları için Sorbonne’un eski bir deposunu ayırırlar. Bu örümcekli, akıntılı baraka az zamanda en saygın kürsü laboratuvarı kimliğine dönüşür Aynı yıl Röntgen adıyla tanınan ışınların keşfi hemen bir “Işın Çağı” nı başlatır, Çalışma arkadaşları Becquerel, uranyum tuzlarından kalkarak, adıyla bilinen ışınları ortalığa çıkarır. Marja, çocuk bakımı, ev işleri yanında, bir de devlet adına 1898 de “Eriyik Haldeki Metaller” kitabını hazırlayıp yayınlar. Ardından Radyum ve Polonyum elementlerini elegeçırirler. Ama bir ton metal cevherlerinden ancak bir kaç desigram radyum ile daha az polonyum elementi meydana getirilebilmiştir İlle de bu yeni elemente “Polonyum” adı takılır, bir türlü unutamadığı ülkesini anırtısın diye. Bu yem elementlerle ilgili tüm kimyasal olaylar aralıksız gözlemlenir Yani kimyasal, ışıksal, bütün etkileri saptanır.
Son yüz yılın tam başında Marja’yı, Sevr Yüksek Kız öğretmen Okulu fizik hocalığına atarlar Aynı süre içinde eşiyle başlattığı ortak çalışmalar bırakılmaz Hem sürekli çalışmalarda meyvesini döker: iki yıl sonra da pırıltılar saçan bir desigramlık saf radyumu elde etmeyi başarabilirler. İşte bundan böyle 1903 Nobel Fizik ödülü bireysel ve ortak çalışmalarından dolayı Bay ve Bayan Curie ile Becquerel arasında paylaştırılmıştır Artık bilim ufkunda yeni bir alan doğar: Günümüzdeki atom ve nötron bombalarına dek bulaşmış “Radyoaktif Olaylar Bilimi”.. Radyum öylesine zorluk ve tehlikelerle elde olunabilir ki bugün bir çay kaşığı miktarının değerini saptamak çok güç olsa gerek. Bir aralık Avusturya İmparatorunun gönderdiği bir ton uranyum filiz kalıntısı, tıpkı define yerine geçer Dünya bilim kurumlarıyla üniversiteler bu zincirleme buluşlarla yakından ilgilenirler. Bay Curie Paris Üniversitesi Fizik Kürsüsüne atanır. Ancak talihsiz bir rastlantı sonucu Pierre, bir at arabasının altında kalarak ölür Aynı yıl Bayan Curie’yi kocasından kalan kürsünün başına getirirler Bu atamayla üniversiteye ilk giren kadın profesör O olmuştur da…

Eşsizlik ödülü
Çekemiyenler tarafından kocası sayesinde ödüllendirildiği söylentilerine karşın 1911 Nobel Kimya ödülü eşi yokken tek başına Marja’ya verilir Oysa Nobel’in bir kişiye iki kez ödül verdiği hiç görülmemiştir Şu nedenle ki. “radyum ile Polonyum elemanlarının keşfi, radyumun izole edilmesi ve bu elemanın özellikleriyle bileşiklerinin incelenmesi” üstüne ilk bilimsel bildiri yine Odundur İlk araştırıları sırasında çok yoksunluklar çektiği için yeni, genç araştırıcılara elinden gelen yardım ve desteği esirgemez. Esasen özgür Leh kadınlarına çok yakışan bir atasözü vardır: “Dünyada yaşayan tek bir Leh kadını kaldıkça. Polonya salt yok olmuş sayılmaz ” Ayrıca radyoaktiflik alanındaki buluşların ilerleyişi, onlardan insanlığa gerekli yararların at başı sağlanmasıyla yaygınlaşır. Hanı ya, Birinci Dünya Savaşında Fransız ordusunun 200 merkezli radyolojik servislerini işte bu kadın kurmuştur, belki de diyet karşılığı olarak bir ömrün çabalayış, didinmiş ve bitiş toplam çizgisini çekmeden önce, günün hazırcıları olarak bir an saygıyla anmak üzere ayağa kalkalım. Bilim adamı eşinin ölümüyle, arkada iki öksüz kız çocuğu ve bir dul ana kalmıştır. Hele o dul kadının tüm varlığı sanki bilimle nikahlanmış gibi doğrusu bu tür kişiliklerin, sıra kişilerinden bazı fark ve fazlalıkları olmalı Nasıl ki tıp, fizik, kimya, hukuk gibi kanıtlı bilimler, “İnsan severlik Ana” dan doğmuş birer öz çocuk iseler onların yaratıcıları da salt kendilerine yakışır olmalı değil mi? Dahası, hem çağdaşı olan Pasteur ne demişti: “bilim ve barış, bilgisizlik ve savaşın üstesinden gelecektir.” öyleyse radyumun sinsi etkisiyle yıpranmış bir bedenin ışık saçan elleriyle yeni bir çığır açılmıştır: Acaba oradan doğan yararlar nerelere varıyor? Radyoaktifliğin yani ışınım olaylarının çeşitli tiplerine bir göz atarsak 1-Alfa, 2-Beta, 3-Gamma ışınımlarından çeşitli bilim dallarında deneyim ve uygulamalar yapılmaktadır, örneğin Kimya. Biyoloji ile Tarım, Tıp. Metalürji ve Sanayi kollarında geniş çapta kullanılmaktadır.

Yüzük Değil İşık Saçan Parmaklar
Ünlü bilim kadını genç bilim araştırıcılarına bazı öğütlerde bulunur ve der ki. Kişide var olması gereken normal değerlere bazı özelliklerin de eklenmesi gerekir örneğin, öğrenme, anlamaya elverişli bir gücü. Bu organik nitelikler dışında öteki manevi değerler ise; kendini sürekli olarak bir işe, konuya adayış; hepsinden önce de herhangi bir maddesel çıkar veya karşılık beklemeden çalışmak tutkusu bulunmalıdır Nitekim bunlar, birazda tanrısal vergiyi ve doğada az bulunan bir tutku ateşini simgelemiyor mu? Çünkü o parmaklarında yapmacık, gösteriş yüzükleri sallamak yerine, pırıl pırıl sönmez ışınlar saçmayı nasıl üstün görebilmişti? “Ben kadınım, beğenilmek ve bencil yaşamımı sürdürmek hakkımdır.” demesini neden beceremiyordu? Yaygın örnekleriyle Doğanın içgüdüsü hoşa gitmek, süslenip püslenmek, eğlenmek, değersiz vakit geçirmek gibi türlü eğilimlerinin, taze yaşında nasıl üstesinden gelebilmişti? Giyimler, kuşamlar, boyalar, cımbızlar, bezekler, çay-dans salonları yerine niceanbar bozması bir laboratuvara girebilmişti? Parfümler, sürmeler, renkli ipekliler yerine, tüpler, camlar, kazanlar, dumanlar, cetveller ve sayılar üstüne nice eğilinir ki? Gerçekten şaşırtıcı bir olgu Yok, yok, ayrıcalıklılarda seyrek katkılı bir öz element olmalı, kitapların yazmadığı… Keşke bugünkü uygarlık ve teknoloji dünyası, eliyle kullandığı bilgi ve araçların, önceki yaratıcılarını bilseydi, bari hiç olmazsa adlarını öğrenebilseydi. Oysa o adsızların karşılıksız emek, alın teri ve göz nurlarına neler borçlu değiliz ki? Sıradan Ateşi, Tekerleği, Sabanı. Buğday ve Pusulayı ilk bulan kahramanlar kimlerdi acaba? Onları hiç düşündük mü?
Çabalarını insanlık ülküsüne adayanlar, varlıklarının son yaşam kıyılcımını bile amaçları doğrultusunda harcıyorlar Ne var ki insan ömrü belli sayıyla sınırlıdır Çokcalık araştırılan konunun bilinmeyen tehlikeleri, görünmeyen gizli ışınımları varsada. Etten kemikten bedenin örnek direnci erken erir, biter Bir de ilk işlemler, soğuk, ilkel barakalarda başlamışsa Elbette sonu işte böyle bir dağın yamacındaki ıssız bir sanatoryumun ak yatağında noktalanır Ama gökyüzüne iyi bakın ışık saçan o nurlu parmakları göreceksiniz, yapmacık yüzüklülerini değil…

Yazar : Halil İbrahim GÖKTÜRK

Kimler Neler Demiş?

Bildir
avatar
wpDiscuz