[Filozof] Konfüçyüs Biyografisi (MÖ 551 – MÖ 479). Konfüçyüs sözleri.

0
71

Oranın kaysı rengi sabahlarında; pirinç tarlaları sarı.. Bambu kamışından evler sarı.. Çevreyi sulayan ırmaklar sarı. İnce nakışlı yelpazeler sarı . Yanaklarından terler damlayan donuk benizler sarı.. öylesine ki yer sarı, gök sarı, karşıda sıralanan yüksek Taişan Dağları…
Sarı pirinç tarlalarında, donuk uçuk benizler parlar, her gün doğumunda… Bilinen en eski insan soyu tipi “Pekin Adamı”dır derler. Belki ondan beri aynı topraklar üstünde, aynı Çinliler yaşar., hiç yer-yurt değiştirmemişler. Hiçbir çağda topluca göçmemişler Hatta yurtlarını istila eden yabancıları bile, kısa sürede içlerinde eritip kendilerine benzetivermişler. Bu sonuç; ve bu güç nereden geliyor?

Acaba yeryüzünde kaç ulusun atasözü vardır ki, Çince’den tüm dünya dillerine çevrilerek hep aynı anlam ve değerini bulmuş olsun?…; “sana yapılmasını istemediğin şeyi, başkalarına yapma!..” Bunu söyleyen ne bir din kurucusu, ne bir Tanrı elçisi, ne de bir reformcudur. Tam tersine, tıpkı bizim gibi yalınkat, yalınayak birisi, hem de özgün aklı, düzgün düşünceleriyle.. Bu yücelik ile takvime dayanma sürekliliği nasıl oluyor? O’nun sözlerini zaman çarkı, ötekiler gibi niçin aşındıramıyor? Hele bir görelim Kung Fu kimdir? Kung Fu Dsi, Çin dilinde ve Lu dere beyliğinde, “Filozof veya Üstad” anlamına gelen “Kung” adıyla başlar. Zamanla, Cizvit papazları bu adı latinceye uydurarak “Konfüçyüs” demişler, ve öylece de dünyaya yayılmış. Acaba nesi var ki bunca yıkım ve değişimlere karşın, insanlık dünyası, yirmi beş yüzyıldan beri bu sarı yüzlü Çinli öğütçüyü dinliyor? Hala belalar, bunalımlar ve dar zamanlarında birbirlerine hep O’nun ağzıyla sesleniyorlar; “Karanlıklardan yakınıp sızlanacağına, ne olur bir mum da sen yaksana! ?“.

Üstad Kung Fu’nun öğretileri, Budizm ile Taoizm’den daha sonraları hemen Çin ülkesine yayılmış. Kendisi istemediği halde, bir gün, toplumun Konfüçyanizm dinini oluşturuvermiş.. Hani mitolojideki yarı Tanrılar benzeri.. Gönülsüzce görünmeyenlere masallara karışmış öğlesine. .. Oysa “O”, Göklere ve öteki dünyaya sığınmadan tüm gücünü, Doğa’dan ve insan kardeşlerinden alıyordu. İşte biz O’nun sonraki örtülerine aldırmayarak, kendisini yalınkat kişiliği ile çizmeye çalışacağız. ilginç yaşam şeridinde nasılsa benekli sislere, parçalı kar altılara bürünse bile… Tıpkı, ölümünden az önce, bir öğrencisinin dua hakkındaki sorusuna: “Benim duam, öz yaşantım’dır” demesi gibi.

Filezof Kung, Çin’in Şantung ilinın güneybatısındaki Lu Prensliği (Dukalık, Derebeylik) nde doğar Soylu bir aileden gelen kahraman yaşlı bir komutanın tek oğludur. Söylentiye göre soyu, Sung hükümdarlarına kadar uzanırmış. Güneş takvimine göre de doğumu, MÖ 551 yılının 27 Ağustosu’na rastlar. Bu tarih, Hindistan’da Budha, Grek’de Pythagoras, Mezopotamya’da Nebukadnezar’ın yaşadıkları ve Babil’de yahudilerin tutsaklandığı dönemdir. Daha, Batı’da Sokrates ile Empedokles bile henüz yola çıkmamışlar.
Küçük Kung üç yaşında öksüz, anası ise on sekizinde dul kalır. Her yoksul öksüz ve dul’un çektiği acıların tümünü beraberce çekerler. Çocuk 7 – 15 yaşlarında öğrenime başlar. Şimdi Öyküsünü kendinden dinleyelim: “On beş yaşımda öğrenmeye gönül verdim Otuz yaşında ayaklarım sağlam olarak yere basıyordu. Kırk yaşında tereddütlerimi yenmiştim. Elli yaşında Göklerin emrinin ne olduğunu biliyordum. Altmış yaşında buyrukları yumuşak başlılıkla dinliyordum. Yetmiş yaşında duygularımın gösterdiği yola yöneliyordum; çünkü, artık beni yanıltmayacaklarını ve dengenin sınırını aşmayacaklarını biliyordum“. Zaten bizim de kendisini izlerken tutacağımız yol, masallardan ziyade, önceki kılavuzların geçerli yolu olacaktır. Ve “Gerçekten iyi olan kişi, hiçbir zaman mutsuz olmaz. Olgun kişi bunalıma düşmez. Yiğit olan korkmaz. Kişinin yaşantısı bütünüyle dürüstlük olmalı. Yoksa üzüntülerden, tehlikelerden hiç kurtulamaz“.

O sıralarda Çin’de, kurban sunaktı dinsel ayinler ile ataerkil eski töreler egemendir. Daha önceleri Budha ile Tao kendi inançalarını şöylece yaymışlar Budha ve Buddisattava (Brahma) nın adını sıkça yinelemek, diyetle yaşamak, hacca gitmez, başkalarına karşı yüce kalpli davranmak ve üstün ahlaklı olmakla bu dünyadan kurtulup Nirvana’ya kavuşmak. Taoizm ise kendi inanırlarına, yaşamda iç dinginliği ile ruh dirliğini baş ödev olarak salık verir. Bununla beraber bir yandan da dürüst ve ahlaklı bir yaşam ister. Düşünce, kişisel ve toplumsal olanların ta ötelerine ve evrensele uzanmalı der. Ayrıca canlılarla ilgili büyücülüğe ve ölümsüzler katına çıkartılmış ulu kişilere tapmak gibi sapkın inançlara da yer ayırır. O’nun yaşadığı çağda toplumun dinsel sergisi aşağı yukarı bu görüntüdedir. Ama Konfüçyüs, “Adamlık (Jen), kendi kendini yenmek ve kendisini güzellik kanunlarına yöneltmektir.” diye öğütlüyor.

Kung Fu on dokuzunda kendi soyundan bir kızla evlenir. Çocukları olur, ama hiç de onun yolunu izlemezler. Bir süre devlet hizmetinde çalışır. Yirmi bir yaşında Lu’da özel bir okul açar, öğrencilerini de kendi özel yöntemiyle seçer. Aslında Kung hoca’nın kendisi de Çin’de süregelen “Ju”lar yani “Okumuşlar yahut Güçsüzler” katındandır Belki bu yüzden Çinliler, Konfüçyüs felsefesine “Ju Felsefesi” de derler. Zaman içinde büyük Çeu hanedanı güçsüzleşirken. ülkenin egemenlik haritası da parçalanır. Onun yerini, daha zorlu ve çeşitli bölge derebeyleri aralarında paylaşırlar Baş’sız Çin’de, iç kaynaşma, karışıklık ve kargaşayı, dış saldırılar izler, ve de yıllarca sürer, gider… Yine Kung söyler: “Devlet yönetiminin üç doğru yolu vardır: halkına yeterli yiyecek, yurdunu savunabilecek ordu gücü ve en gereklisi halkın “Devletin Başı”na güvenini sağlamaktır. Yoksa devlet ayakta kalamaz, yıkılır“.
Kavuniçi harmanıydı “Ju” adlı hocalar, zamanın derebeylik sarayları ile zengin konaklarında dersler verirler. Bazen de yeteneklerine göre halka, tarih, müzik, töre, yazı, sayı, okçuluk ve savaş eğitimi gösterirler. Çünkü Batı yakasında komşuları, savaşçı Türklerle Moğollar yaşamaktadır.

Acaba, İsa’dan önceki 551’den günümüzedeki üstüste katlanan 2530 yılda, dünyamızdan ikinci bir Kung Fu bilgesi geçebildi mi?… İşte Doğu’nun ilk öğretmeni, okuluna her gruptan öğrenci alır. Yoksul ama akıllı çocuklardan verebileceği en az ücreti ister., ve “öğrenim için sınıf ayrılığı yoktur.” derdi İlle de emeksiz yemek istemezdi. Çin’de İmparator bir tür gelenekçi papaz hükümdardır Nitekim de döneminde kutsal sunaklarından kurbanlık adına hala insan çığlıkları duyuluyordu. Ve Üstad yine: “Üstün insan yoksulluk için tasalanmaz, yalnız hakikat için tasalanır.” diyebiliyordu.

Yıllar geçerken Lu Dukalığında takvim 516’yı gösterir. Gi Mong, Şu adlı üç büyük ve eski aile birbirlerinin ülkesine karşı savaş açarlar. Acılı, kanlı bir kavga patlak verir. Yönetici Duka, bölgesini bırakarak Tsi toprağına kaçar. Ülkede tedirginlik, kuşku, zulüm artar.. O sırada Kung öğrencileriyle bir mezarlıktan geçmektedir. Taze bir mezar başında kocasına ağlayan bir kadın için: “Kötü bir hükümet canavar bir kaplandan daha yabansıdır.” derken öğrencilerine döner: “Devlet adamları ile mandarinler (memurlar) kişisel çıkarlarını ülke yararlarından üstün tutarsa, kurulu hükümetler, yönetim düzenleri az zamanda yıkılır, hatta bunlar Çin’de bile olsa“… Oysa ki babadan oğula geçen derebeylik düzeninin tek dayanağı Han’a bağlılıktı O çağın Çin’inde, bir ömrün yarım yüzyıl yaşı, önemli işler yapacakların olgunluk çağıdır Zira “Gerçekten sağlam olan, nice sürtünürse sürtünsün aşınmaz.” diye, nitelenirler.. İşte Duka Dink, Kung Fu’yu bu yaşında Cung Du şehrine Vali atar. Bilge Vali, kısa sürede, bölgede asayişi sağlayınca, tüm ülkenin Adliye Bakanlığına getirilir. Komşu topraklarla ilişkileri üzerine Bakan: “Eğer savaş söz konusu ise barışa, barış elde edilmişse savaşa hazırlanmalı.” buyruğunu verir. Ama kendisi daha önceleri “askerliği” özel ders programından çıkarmıştı da.. Er geç kötü kişilerin kıskançlığı Bakan Hoca’yı da bulur Görevinden ayrılmak zorunda kalır. Kalan ömrünü sanat derleme çalışmalarına ayırır. Bundan sonra gezginci yılları başlar (4% – 483). Artık gezici hocanın okulu bahçeler, tarlalardır Yanındaki yüzlerce öğrencisiyle hep dolaşarak öğretilerini, nurlu ışıklarını dağıtır. Ama öğrencileri de bunları hemen yazarak toplarlar “Konfüçyüs’ün Konuşmaları”nı içine alan “Lun-yü” adlı en sağlam kaynak günümüze böylece gelebilmiştir. Bir gün kadın güzelliği üstüne ve utanarak: “Şimdiye kadar kimseyi görmedim ki, kadın güzelliğini sevdiği kadar ahlak değerlerini de sevsin.” yollu çıplak gerçeği de konuşa bilmiştir. Kişiliğine karşı ölüm tehlikesi sayılabilecek olaylar üstüne ve Tanrı için: “Tanrı bendeki ruhu yarattı, başkaları (düşman Huan Tui)bana ne yapabilir ki?“diye sorar. Yine ölüm ve Tanrı hakkında sorulan sorulara karşılık. “Siz yaşam olayının ne olduğunu bilmiyorsunuz; ölümün ne olduğunu nasıl bileceksiniz?” ile, “Siz daha insanlara hizmet edemezken. Tanrılara nasıl hizmet edebilirsiniz?” açıklamalarında bulunur.
Gezici okulun gezintileri sürerken sırası ve yeri geldikçe: “Çok fazla da tıpkı çok az gibidir, yani onun kadar kötüdür.” diyerek orta yoldaki ölçü ve dengeyi över. Böylece atalara, devlete ve hükümdarlara sarsılmaz bağlılığı ile yeryüzün- deki orta ve ortak yolu tutar. Bu tutum, tersini isteyenleri gocundurur, kendine düşman eder, özellikle devlet kavramının aşınmaması, törelerin korunması başlıca ilkesidir. İnsan ile dünya gerçekleri arasındaki ilişkiler ve onların açıklanmaları ön kaygısı olur İnsanı yücelik katına, erdeme ulaştıran kişisel çabalardır Keza bir yaşam yenilgisi sırasında: “Seçkin kişi darlıkta da sağlam kalır Bayağı kişi darlığa düşerse sırayı ve saygıyı tanımaz“.

Bahçeler, tarlalar okulunun hocası hem yürür hem de özlü öğütlerini sürdürür: “Bilgelik şüphelerden, seçkinlik derilerden, kararlılık korkudan kurtarır”. Kısaca Konfüçyüs’ün yaşam politikası, bildiklerinin hayata uygulanması gibidir. Yoksa yenmek için yetiştirilen kabağın, sukabı diye bir yere asılması değil…

Konfüçyüs’çüler, konfüçyanizmi hemen 1912 yılına dek din olarak kullanageldiler. Halbuki Üstad, Tanrı hakkında pek az şey söylemiştir örneğin: “Göklerin efendisine karşı gelenin, yani ayaklananın ondan bağış beklemeye hakkı yoktur” Anasını ve yakınlarını ard arda yitirdiği zaman uzun süre yaslar tutar. Ayrıca musiki ile uğraşmış ve onun yüceliğine de ermişti. Bununla ilgili bir öğretisinde: “Bir ülkenin iyi veya kötü yönetildiğini anlamak için oranın müziğine bakmak yeter” göstergesini önerir. Hele şu sözleri bir yerlere asılmaya değmez mi? Seçkin kişi, nefsini aklıyla yönetir ve gerçek cesareti, ödevlerini sarsılmadan yerine getirmekte bulur” Dahası, “Doğruyu iste, iyiye tutun, sevgiyle dol, sanatla ilerle, insanın iyi yaşamasının yolları bunlardır.” öğütlerini yineler.

Artık Kung hoca alçak gönüllü ve aydınlıkçı bir bilgedir Çünkü “Yüce bir kişi bilgeliği yaşatır, temel söz diyenlere bağlı kalır, temel ilkeleri gözden kaçırmaz ama kendine değer verilip verilemeyeceğini bilemez de… Aklin buyurduklarını uygulamıyorsan, uzağı göremiyorsun demektir”, Halk dünya nimetlerine sırtını çevirerek, insan kardeşlerinin iyiliği için tozlu yollar tepen bu bilgeyi de kutsallaştırmakta gecikmez. Ne var ki yollarla, yıllar ard arda dizilir.
Ana kara Asya’mızın doğusundaki o büyük ülkenin adı Çin ve içinde yaşayanlar da Çinlidirler ta upuzun çağlardanberi.. Sabırlı Çinliyi ve en eski ülkesini ayakta tutan iki öğe vardır: 1) Değişmeyen yurdu ile göçebesiz halkı, 2) Töresel gelenekli kültürünü kuşaklara aktaran Çin Yazısı…

Yaşlı ve aksaçlı saygıdeğer üstad, bir sabah şu şarkıyı söylüyordu “Yıkıldı Taişan Dağları, koca ağacı devirdiler, Bilge de geçip gidiyor, bir kuru yaprak misali!” ve gidip yattı, yetmiş üç yaşında bir daha gözlerini açmadı Yatırı. Lu’nun kuzeyinde Sse Irmağının kıyısında gömülüdür Duka. Konfüçyüs’ün yatırına saygısını anıtlayan görkemli bir türbe yaptırdı. Yakın bir kaç yıla kadar İmparatorlar. “Okumuşlar” ve halk yığınları, “On binlerin Hocası”nın kutlu uğrakçısıydılar. Ama! ?.

Yine O’nun ülkesinde fil dişinden sabahlar, kavsi renginde doğar. Hala karınca örneği insanlar çabalar Bambu evleri, pirinç tarlaları sapsarıdır.. Ve yakın sabahların birinde ve birdenbire göçebesiz ülkesinden yalnızca “Ö”nu kovarlar Artık “O” bir “dünya vatandaşı”dır şimdi.. Tüm yeryüzü ülkelerinde özgürce, ata sever yurttaşlarının yüreğinde gizlice bir konuk gibi gezinmektedir. Ama! ne kuşku, ne de şüphe duyula., ki bir sabah yine öz yurduna dönecektir.
YAZAR : HALİL İBRAHİM GÖKTÜRK

Kimler Neler Demiş?

Bildir
avatar
wpDiscuz