[Filozof] Al-Farabi (Farabî) biyografisi, hayat hikayesi, felsefesi (870~950)

0
15
Halep’de Bir Türkmen Kocası:

İsa’dan Onuncu Yüzyıl ortalarına doğru. . Suriye’nin Halep ve çevresi Hamadani Hükümdarı Emir Seyfüddevle’nin buyruğu altındadır (918-967). Emir’in sarayı yüksek duvarlar ve sıkı nöbetçilerle korunmaktadır. Günlerden bir gün garip bir yolcu kapıya çıkagelir. Yabancı kişi Melik’i görmek diler. Hemen kapı sorumluları çevresini sararlar. Kısa boylu, ayağında zerbülları (Sivri uçlu yemeniler) sırtında heybesi, elinde su ibriği bulunan, köşe sakallı, gösterişsiz, Asyalı bu Türkmen dervişini süzerler. Çekik gözlü derviş, ne Arap’a ne acem’e benzer. Büyük kapı koruyucuları kendisini kısa bir yoklamadan geçirirler. İhtiyar konuştukça dinleyenlerin şaşkınlıkları artar. Bu ufak tefek yaşlı Koca, bir çok dilleri kolayca konuşabilmektedir. Üstelik pek alçak gönüllülükle felsefe, fıkıh, mantık ve tıp’la birlikte, bir şair ve çalgıcı gibi her telden çalıyor. Bir ara-“en üst kata” haber uçurulur. Garip dervişi Hükümdarın önüne çıkarırlar. İşte çıkış, o çıkıştır, doruktan bir daha inmemek üzere… (M. 942). Oysa, yazgı, o küçük adamın ilginç yaşam serüveninin son halkasını bağlamaktadır.

Farab’dan Halep’e Varan Yol:
Yaşam öyküsüne yakıştırmalar çoktur, ama aslını bilense, pek yoktur. Derviş’in kökeni, anayurdu Orta asya’ya uzanır Aral Çölüne dökülen bolluk bölgesi Maveraünnehir’den.. Tastamam Seyhun Irmağı na karışan Aris kolunun kavşağında . Yemyeşil, şirin bir vaha olan Farab (Otrar) kentinde doğmuş (870 Farabi adını anadoğum yerinden alır. Hele üç göbekli bir soy ağacı var ki şu açıkça sıraladığı upuzun kütükten gelir: “Abu Nasr Muhammed bin Muhammed bin Turhan bin Uzluk” .. Bu sanki dokunulmaz bir nüfus teskeresine benzemiyor mu? Hanı kendi kendine “Farab-et Türki” lakabını takmasına ne denir? Varsın Fransız Larousse’u o’na Arap diye dursun…
Farab kenti, kalesiyle ünlü bir bayındır şehirmiş? Sonraları Cengiz’in Moğol orduları bu kenti yakıp yıkmışlar. Şimdi bir yıkıntıdır. Babası, Kale Komutanlığından emekli Muhammed adlı bir askerdir, soylu ama yoksul.. Farab’lı çocuk ilk Öğrenimini kentinde alır. Genç adam bir süre Buhara’da kadılık eder. Fakat içini kavuran bilim ve öğrenim tutkusunu yenemez. Zamanın bilim merkezi başkent Bağdat’ın ünü yaygındır. Yirmi yaşlarında Bağdat kervanlarına yolcu olur. Kısa boylu delikanlı suskun, sessiz, yaradılıştan düşünsel yaşamı sever.

Zengin Şehrin Yoksul Geceleri:
Abbasi Başkentine varınca ilk işi Arapça dersi almak olur. Döneminin tanınmış bilimcisi ve Aristo Mantığının yorumcusu Ebu Bişr Metta bin Yunus’un derslerin devama başlar ötedeki bu zengin şehrin varlıklıları, öğrenimle yoksulluğu at başı beraberce yarıştırırlar. O görkemli bağdat gecelerinde, aralıksız tuttuğu not defterlerinin sayısının yetmişe’ vardığı söylenir. Ayrıca Felsefe, Matematik, Astronomi, Kimya, tıp bilimlerine ve musikiye tutku keriesinde merak sardırmıştır. Nasılsa o sıralar yazgısı kendine gülümser. Bağdat’dan ayrılan bir dostu vardır. Aristo Metafiziğinin çevirilerinden oluşan kitaplığını kendisine emanet bırakır.. Ve o da bu kitapların tümünü geçici bir hazine bulmuşcasına pek çok kez okur. Hatta Hallikan’ın bir yazıntısına göre, sonradan Aristo’nun “Kitabbunnafs” ı ele geçer Kenarında Farabi, el yazısıyla “Bu kitabı yüz defa okudum ” diye yazdığını söyler. Anlaşılıyor ki Farab’lı genç, bu eski Yunan filozofunun bulabildiği eserlerini okumuş. Hele Theologia ile Porphyrios’un isağoci’sini derinden inceleyerek kendince yorumlamıştır. Bir aralık İbn El Sarraç’-dan nahiv (Dilbilgisi) dersleri almayı da savsaklamaz Boşuna O’na Batılılar Alpharabi adını takmazlar. Nitekim geçen yüz yılın sonunda Araştırıcı Diterici, Avrupa kitaplıklarındaki Farabiyle ilgili tüm yazmalardan toplu bir bibliyografya eklemiş.

Bilim Yolu Aşk İster:
Yine eksiklerini bütünlemek üzere Bağdat’tan ayrılıp yollara düşer. Sahillerin başkenti Harran’a varır. Sevdalı amacı, zamanında felsefe dersleriyle ünlü Yohanna bin Haylan’ın rahlesine çırak olmaktır. Harran’da da Asya’nın “İlk öğretmen” dediği Aristo’nun felsefesini başka açılardan inceleme fırsatı bulur. Beride, bu Türkmen gencinin, bağdat çöllerinde konuklandığı uzun yıllar, pek karmaşık bir döneme rastlar (901-942), şehir bir çalkantı içindedir. Siyasal ve dinsel ayrılıkçı, bağnaz mezhep kavgalarının kanlı gösterilerini sergiler. Toplum kesitleri paramparça.. Altı Abbasi Halifesi gelip geçmişler. Hoca, bu sosyal kargaşadan bıkar, usanır. Yine sonu bilinmez kum çöllerine düşer önce Suriye, sonra Mısır’a gider. Oralarda hep Türkmen kılığıyla dolaşır. En sonunda çöl kervanı gezilen Hamdanilerin başkenti Halep’de düğümlenir. İşte nelerden sonra yazının başındaki Halep sarayına uğrak gelen o garip kişi, bu ufak tefek, yaşlı ak saçlı adamdır artık.

Halep Sarayındaki Okul:
Oysa Tanrı konuğunun. Halep sarayıyla ilgili, halk dilinde pek çok masal söylentisi duyulagelir. Gerçekten Sayf al-Davla başarılı bir asker hükümdar olduğu kadar bilim ve sanat hayranıdır da. Zamanın Halep şehrini askeri bir kale karargahı yapar. Ola ki kentini bir de edebi ve kültürel merkez olarak görmek ister. Farab’lı başlı bilgin’i bir bilim ve san’at hazinesi niteliğiyle benimser, ağırlar. Üstelik Ona çok yüksek bir aylık bağlar., sa da Bilgin bunu kabul etmez. “Bana günde 5 kuruş yeter” der. Artık bu saray okulunda bilimsel uğraşılarını yoğunlaştırır. Meğer kendinden sonra gelen Afşenli İbni Sina, Cordoba’lı İbni Rüşd bu İslam felsefe okulunun üç köşeli temelini oluştururlar.
Farab’lı Türkmen. Hükümdarı’na öylesine bağlıdır ki, 80 yaşlarında varken Onunla Şam seferine bile katılır. Bilgin’i ve Emir’ini anlatırken sanki Doğulu bir Goethe ile Weimar Dük’ünü anımsamamak elden gelmiyor. Çünkü Bilginimiz şairlik ve müzik san’atçılığı yönünü eserleriyle de kanıtlar Ve “Kıtab-ıl Musiki al-Kabır” adlı toeorik bir müzik kitabı ile “Udülmüsemmen” denilen telli bir tür saz da meydana koymuştur. Zaten Tıp, felsefe, şiir ve musiki alanlarında söz ve bilgi sahibi olması, nice aranır kişiliğine yeterli kanıt değil mı? Az konuşur, sessiz gezer, çok düşünür ve yazar birisi.. Yüzlerce eserinden günümüze ancak 15-20 kadarı ulaşabilmiş.. Kalanı, serüveni gibi yitik. Kitaplarını zamanın ve konuş yerinin gereği Arapça yazmıştır. Tıpkı İngiliz Newton, Hollandalı Spinoza, Alman Leibniz’un Latince yazmaları gibi .. Ne var ki kitapları ancak batı dillerine çevrildikten nice sonraları, gerisingeri Doğu’ya dönebilmişler Kimi Mısır, Hind kanalından örneğin, bilim lerin konu, ayrım ve tanımlarını açıklayan “İhsa al-Ulum” u kendisini İslamda ilk Ansiklopedi yazarı ününe hak kazandırır. Elyazısından özya-şamını kimse ele geçirememiş.. Bilinenler hep ikinci, üçüncü ellerden aktarmalar.

Okul dan Okula Gelişim:
Farabi Batı dan ne aldı? Doğu’ya neler kattı ? Konularının ilişik sınırları nerelere kadar uzanır? üzülelim ki bilinmiyor. İslamın doğulundan 300 yıl sonrası. Eski Grek’den 1300 yıl sonrası demektir İslamiyetin sınırları Endülüs’den Türkistan’a dek uzanıp orada kalakalmış. Eski Grek, yerini İskenderiye ve Antakya Okullarına bırakalı, yeryüzü üstünden epey çağlar aşmış. Daha Onuncu Yüzyılda iken, Farablı,: “En iyi devlet tüm insanlığı kapsayan Dünya Devletidir,” der. Aslında günümüzdeki “Tek Dünya” düşünce odağı ta nerelerden başlamış? Kaldı ki yaşadığı bölgelerde Sabia, Kaderiye, Mutezile, Cehmiye, Akliyyün. Kelamcılar ve Etkindi gibi mezhep, okul ve kişilikler öbek, öbek ve parçaparçadırlar. Çeşitli görüşleri uzlaştırmak ve böylece bir senteze varmak bilginlerin görevi olmuyor mu? Bölünmekten insanlar acı duyuyorlar. O, Aklin ilkeleri, mantığın kuralları, düşüncenin ışığında, çelişkileri uzlaştıran bir sorumlu sentez yorumcusu.. Felsefede, Yücelerin Yücesini, Evreni ve insanı didik didik araştıran bir Hakikat yolcusu… Kullandığı araçlar, İlkeler, Kanıtlama ve Sonuç-lama’dır.
Çağın durağan felsefesine mantık yolundan, Aristo’nun bir izleyicisi olarak sanki karakteristik bir Eflatuncu girmektedir. Tıpkı onun gibi Tek Tanrı inancından, coşkun ruhuyla mistizme ulaşmis ve metafizikte karar kalmıştır. Yaradan’ı her şeyin merkezi tanır. Tanrıcınsan ilişkilerinde gerçeği ararken Spiritüalizm fruhanıyet) i araç olarak kullanır. “Varlığı kendi özünü gerekli kılan” zorunlu ise kendine “özgü” tek dir “Değişmez” İşte kendine özgü zihinsel karma felsefesinde Usta, şu aşamaları izler:
1 — Mantık.
2 — Teorik Felsefe a) Metafizik, b) Psikoloji
3 — Pratik Felsefe a) Ahlak bilimi, b) Siyasal felsefe gibi Ona göre “Felsefe, insanı Tanrı bilgisine götüren düşünceden başka bir şey değildir.” demektedir. İzleyicilerinden Fahri Razi. “İyilik ve kötülük hep ezeli bir iradeden doğar “diyebilen kişi Kelam okulunun kurucusudur da Usta’ya göre insanın görevi, herhalde aklin ve deneylerin ışığında, yine insan için iyiyi, güzeli ve yararlıyı bulup çıkarmaktır.

Goethe’yi Anımsatan Bir Son:
Başlıca ayrılıkları saklı tutmak koşulu gözden ırak değil Ama Bilginimiz, ömründe evlenmiş mi ’ Çocukları olmuş mu ? Sevgileri, gönül ağrıları var mı? Bilinmiyor Ancak Melik’ın saz alemlerinde başköşeyi süslediğim tasarlayabiliriz. Bu da tıyatrosuz, heykelsız, resimsiz bağnaz Doğunun tek tesellisi İşte Karayazgıcılığın umursamazlığı hepsini silip süpürmüş.
Biz dönelim yine Bilgin in en ağır basan yönüne. İslam dünyasında Mesai felsefesi diye tanınan bir orta görüş yolu vardır. Felsefe ile akılcı ahlakı, açıkçası Din’i birbirine yaklaştırmakta öncülük eder. Farab’lı usta. Aristo bakış ve mantığından kalkar Sonraları Meşşamyun adıyla (Aristo gibi gezginciler, yürüyerek ders yapanlar) dinin çelişkilerini felsefeyle uzlaştırmaya çabalarlar. Hatta “din habercileri de aklin sonradan kazandığı kutsal bir aşamadır”, diyecek kadar Yüzyıllar akar, geçer. Meğer ki akılcı ahlakla “Büyük insan, küçük bilgin” teorisiyle Alman Kant a “insan bilgisi yalnız akılsa! bir çabayla elde olunmaz. O, insanların üstünde olan ruhun faal bir sonucudur ” sözüyle İngiliz Spencer’e Hads (sezgi) düşüncesini savunan Fransız Bergson’a “Sosyal birliğin, insanların arzusuyla oluştuğunu” bildirerek de Fransız J. J. Rousseau’-nun “Toplumsal Sözleşme” sine bir müjdeci, bir ön haberci olmuyor mu ? Gazali’nın tepkileri de başka ..

Mezarı Bile Belli Değil:
Nihayet Emır’inin yanında Şam Seferine katılmaktan geri kalmaz. Oysa savaşın çileleri seksenlik bir ihtiyarı yorgun, bitkin düşürürler. Böylece Hamaraniler Şam’ı elegeçırirler. Ama büyük Bilgın’de gözlerini orada sonsuzadek yumar, kalır. Cenaze namazını, görkemli bir onurla Hükümdarı, Seyfüddevle kıldırır. Şimdiyse kabri bile belli değil Şam mezarlığındaki yitiklere karışmış, gitmiş.
Koca Farabi’yı şu kısacık sütunlara sığdırmak çabasında değiliz. Yalnız gönül diler ki içinde bulunduğumuz yılın son ayı önemli bir günü içermektedir. O Türkmen Kocasının 1065 uncu ölüm yıl dönümü (Aralık 2015) ölüm yıl dönümünde O’nu değerine yakışır anmak ve değerince anlatmak kimlere borç olmuyor ki ? Batı, kendini etkileyen bu Türk düşünürü için izlenimci törenler düzenleyecektir, hiç işkillenilmesin.. Durum, öylece ilgisiz ilgililere duyurula !
Yalnız biz, o kişiliğe yakışır bir anma töreninde kendisini şöyle dile getirmeyi özlerdik.
“Ağacın olgun meyvesiyle olduğu gibi, mutluluğun yücesi de ahlak olgunluğuyla oluşur. Yani en büyük mutluluğa, heran daha ahlaklı olmakla erişilir.” Bir de kendisi sağ olsaydı, anlamlı gülümseyişiyle şu sözleri onaylamaktan belki geri durmazdı “Felsefe; insan suretinde hayvandan, ilah sıyretinde insan yaratan düşünce san’atıdır”.

Kimler Neler Demiş?

Bildir
avatar
wpDiscuz