[Doktor] Albert Schweitzer biyografisi, hayat hikayesi. (1875 – 1965)

0
122

Bilinen şeylerin bilinmeyen yönlerini belirlemek, uyarınca diziler düzenlemek ne denli ilginç olur,değil mi ? Bir öbekte seçkin ünlü kişiler, biliş konulardan oluşan, işte özgün 14 kitap sahibi biri var.. Ayrıca O’nun eşsiz serüvenlerini, çeşitli dünya dilleri 400 ayrı kitapta anlatmış insanlarına.. Hele nüfus kağıdını Almanya, Fransa ve İsviçre paylaşamıyorlar. Gel-gör ki Türk diline bir tek eseri bile çevrilmemiş.. Elbette nedenleri var. Fikir vergisinden aydın sorumsuzluğuna kadar… Oncasına dünyasal ünlü, ama bizde hemen hiç tanınmamış bir kişilik… Üstelik ak, kara, kızıl,sarı derileri birbirinden hiç ayırmamışlardan biri. On parmakta beş hüner: Filozof, Tanrı bilimci, Müzisyen, Tıp doktoru ve Nobel Barış Ödülü Yazarı (952).
Bir zamanlar, 1950’lerde Leipzig’de bir org konseri verilir. Bu konserde bir Türk müzisyenide bulunur., ve ön sıralardaki yerini alır. O, Ankara Konservatuarının ilk öğretmenlerinden Cevad Memduh Altara her yönüyle hayran olduğu, dik kırçıl saçları, ak pala bıyıkları ve iri gövdesiyle Besteci Bach’ın yazarı Dr. Alberi Schweitzer oturmaktadır. Hocamız konserin bitiminde Doktorla tanışmak şerefinden kendini alamaz. Ünlü orgcu, babacan hali ve sevecen davranışlarıyla Türk hocanın ellerini tutarak: “Şerefi bir yana bırak..Ben, ilk kez bir Türk’le tanıştım ya, yeter ..”der. Tatlı bir haz içinde geçen hoş bir kaç dakikalık ayak üstü görüşmesinden sonra ayrılırlar. Bizim hoca vestiyer’e doğru giderken, arkasından biri dokunur; döner ki, O hoş Doktor:”Çocukluğumda büyük babamın iş yerine giderdim. O, müşterileriyle hiçbir belge ve bağlantı imzalamazdı. Sadece onlara; (Ben size bir Türk gibi güveniyorum, başka şey gerekmez)dediğini hep anımsarım. İşte bu tek anımı ilk tanıştığım Türk’e iletmek istedim, haydi Allahaısmarladık”…

“İnsan,insana; yani insan kardeşine, kendini adadıkça insandır. Dünya nimetlerine bol bol kavuşmuş kişiler, aynı ölçüde bunları çevrelerine dağıtıp yaymakla yükümlüdürler”.”İnsanlardaki düşünsel anlayış, vereni ve alanı da zengineden, bilinen veya bilinmeyen bu bağış ve ilişkilerden doğar”.”Çağımızda yalanın maskesine bürünmüş olan şiddet(Ürküntü), insanlığın her zamandan fazla gözünü yıldırmaktadır. Şu sırada hakikatin kendisi; sevgi, barışseverlik, tatlılık, ve iyiliğin, her türkaba güçten daha üstün kuvvetler olduğuna inanıyorum”…. “Eğer ülkü, gerçekle olananlaşmazlığında çok itilip kakılıyor sa bu, önceden alanıasla bırakması değildir; O ülkünün gücü yok demektir., ve yani onu taşıyanın yüreğinde yeterli arınmışlık, bütünlük bulunmadığındandır”…”Evrenin Ulu Yaradanınca yaratılmış yaşantıya saygı borcumuz vardır. Bundan dolayı Sen ve Ben, yaşayan her şeyi hayvanları ve insanları korumakla ödevlendirildik”…”Ve böylece insanlığı yok edecek atom bombalarına karşıyım !”.

Milyarlık insan eliyle geçmişten bize değin ulaşan şu uygarlık adına; Tepemizdeki ampul ışığından, altımızdaki tekerleğe kadar, acaba hiç kimseye borçlu değil miyiz? Gören gözlerdeki perdeyi kaldıran o sözlerin sahibi kimdi?. Acaba yukarıdaki sözlerin doruğuna nasıl çıkabilmişti?

Ondokuzuncu Yüzyılın son çeyrek başı..Alsace’in Günsbach dağ köyü; kilise papazının büyük oğludur, küçük Albert.. Çiğ mavi gökyüzü altında, yemyeşil vadinin doğa güzellikleri koynunda büyür. Sarışın, iri kemikli, sağlıklıdır. Çocukluğu, okul ile kilise arasındaki ders -org sesleri içinde geçer. Gördüğü dinsel eğitim; “Yeryüzünde hiçbir canlıyı öldürmeyeceksin’lebaşlarsa da O, bunu “Hayvanlar için neden dua edilmiyor?“sorusuna dek götürür. İlk piyano ve org derslerini sekiz yaşında evinde ve kilisede alır Kısa sürede umulmadık bir gelişme gösterir . Din,doğa, müzik uğraşılarının dalgınlık ve şaşkınlığı ortasında öncelikle ders dışı konulara, tarih kitaplarına düşkündür, öylece bursla okuduğu şehir lisesini zorlukla bitirebilir. Strasbourg Üniversitesinin ilahiyat ve felsefe bölümüne girince birden uyanır Enerji dolu günlerine uyku saatlerinden de bölümler ekler. İlk Paris gezisi, gözlerini bilim ve sanatın daha geniş ufuklarına açar.

Artık Yüzyılımız tam dönem başındadır: Takvim kendisini,Tanrı bilim ve Kant Felsefe Doktoru olarak selamlar Şehrin İlahiyat Okulu Müdürü olur. İlle de Bach müziğinde ustalığa tırmanmayı amaçlar Ardından öteki Avrupa şehirlerinde org konserleri verilmek üzere gezi turlarına çıkılır. Bir aralık Bach ustası orgcu Vidor, Alberive öteki Bachsevenlerle (1906). Paris Bach Derneği’ni kurarlar Fakat bu çalışmalar ve yoksullara karşı platonik merhamet gösterileri özünü doyurmaz. Yirmi dokuz yaşının bir güz sabahı..Nasılsa gözleri masasına bırakılmış bir dergiye takılır Paris Misyoner Dergisi; Kongo misyonerlerine neler gerek?” ve haber: “Kongo’nun kuzeyindeki Gabon misyonerleri, yerlilerin yoksulluğu ve hastalıklar ortasında kıvranıyorlar, bir tek doktor yok”. Schweitzer’in kafasında şimşek çakar ve kararını verir: “Afrika’ya tıp doktoru olarak gidecek”. Bu, alın yazgısının bir fırsat çağrısıdır. Otuzuncu yaşının Şubat’ında tüm görevlerinden ayrılarak Tıp Fakültesine yazılır. Gidiş ve davranışları alışılmışın dışına çıkan bu acayip delikanlıyı ilgililer de pek garipserler. Oysa önce insan ruhunu öğrenmiş…sonra da amacı doğrultusunda insan bedenini öğrenecektir. Belli ki önceki uzmanlıkları doyurmamış onu.. Yedi yıllık tıp öğrenimi ile bir yıllık staj sonunda Tıp Doktorluğunu da kazanır. Yaş 38.. Hem şimdi çizdiği tasarılarını gerçekleştirebilir; Kara Afrika’nın ortasına kendi elleriyle bir hastahane kurmak ve hasta yerlilere bakmak. Bu amaçla gerekli parayı, Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde org konserleri vererek ve bağışlar alarak toplar öte yandan Fransız Ekvator Kongosu’nda ki Lambarene misyonerleriyle mektuplaşır. O’na Gabon bölgesinde, Ogowe Irmağı kıyısında bir parça arazi vaadederler. Tam osıralardadır ki bir kıza aşık olur. O, Strasbourg’lu bir tarihçinin kızı Helene Breslau’dır Nişanlısı ülkü ve ilkelerini paylaştığı gibi eşine yardım için hemen hasta bakıcılık kurslarını da bitirir.
Evlendikleri kilisenin çan sesleri uzaklarda kalırken yeni evlilerin yolculuğu, 1913 Şubat’ının ayaz bir sabahıyla başlar. Sonu ise Ekvator cehenneminde bitecektir. Bir doktor, bir hemşire ve yetmiş sandık birlikte yola çıkarlar Strasbourg’dan sonra on beşinci şafak sökerken çevresi sık ormanlarla kaplı bir ırmak kıyısına varırlar. Sisli, boğucu bir günün ilk ışıklarıyla, tepelerden tepelere kısık, tekdüze tam tam sesleri yayılır. Bu yörenin ilk haber aracı “Oganga (Beyaz Büyücü) geliyor. O, çıbanlarımızı saracak, acılarımızı dindirecek.” demektedir. Orası, Ogowe Irmağı üzerinde, kıyıdan 300 Km. içerde Lambarene köyüdür.

Tropikal ülkelerin tüm özellikleri; balta girmemiş ormanlar kovalarla boşalan sağanak yağmurlar, sömürge şapkasız beyazları bir kaç dakikada öldüren kızgın güneş, her türden vahşi yaratıklarla,bir canlılığın bilinmedik neler, neleri vardır. Ertesi gün yeni evli Schweitzer’ler,çakılı direkler üstündeki köşklerinden bir de aşağı bakarlar ki yerler çıplak kara deriyle örtülü.. Yaşam yoksulluğu, türlü hastalıklar tasarlamanın üstündedir Hemen el, kol sıvanarak bir açık hava muayene yeri düzenlenir. Yakındaki köhne bir kümes onarılarak kullanıma sokulur. Yine sürekli tamtamlar Oganga’nın acıları, sancıları dindirdiğini duyururlar. Biraz mutfak fransızcası öğrenmiş uyanık bir zenciyi yardımcı alırlar yanlarına..
Üstü saçla kaplı ilk barakaya, yani hastanelerine üç ay sonra taşınabilirler. Cüzzamdan, uyku ve fil hastalıklarına kadar her tür hastanın arkası tükenmez. Bu istekli akın arttıkça, kendini oraya çağıran. Fransız misyonerleri, dine hizmet etmediği gerekçesiyle doktorun kilise vaazlarını yasak ederler. Onlara yerli büyücüler de katılır Oysa papaz hekim, kutsal kitaplarla inançlarını, olumlu eylemlere dönüştürmedikçe, hepsinin boşlukta cansız kalacaklarını kendi örneğiyle kanıtlamaktadır. Ama ormanlar hekimine, iyileşen hastalarının gönül borçlarını sessizce veya sevinç gözyaşlarıyla ödeyişleri tek haz ve tesellidir, Artık yırtıcı ve öldürücü yaratıkların bu börtü böcek ülkesinde dinsel duaları açık havada düzenlerse de burada yalnız orman kanunu geçerlidir., ortam her an uyanık olmayı gerektirir. Nitekim yerlilerin doğayla mutlu yaşadığı yalandır;çünkü her yerde, korkan insanlar hiçbir zaman mutluluğa ulaşamazlar Dr. Alberi de yorgun ve bitkin düştüğü akşamlarda piyanosuyla avunur. Vahşi, ıssız, büyülü tropikal gecelerine Bach’ın canlı, tutkulu melodilerini serper. Derken 1914 Ağustos’unun kızgın bir günbatımında, tam tamlar:”Beyazların ülkesinde Büyük Savaşın patladığını”duyururlar Zenciler Oganga’dan açıklama ister: “Misyonerlerin kabilesinin, Oganga’nın kabilesine karşı savaş açtığını, “öğrenince de, onların insan yiyicileri bile varlıklı beyazların savaş nedenine, nedense akıl erdiremezler..Ve yine de Oganga’ya sorarlar “Mademki akderililer birbirini yemiyor, o halde neden birbirlerini öldürüyorlar?”. İşte Oganga, ilk kez bu soruyu cevaplayamaz..ve hala da karşılığı boş durur. Daha beteri savaş halinden dolayı Alman Oganga ile eşi, şimdi bir Fransız savaş tutsağı sayılırlar., ve kapılarında bir Fransız nöbetçi bekler Yalnız hastahanede kalıp orada çalışmalarına izin verilir. Böylece filozof anılarını ve kitaplarını yazmaya vakit bulur Der ki. “İyilik yapmak bir özveri değildir Aksine boynumuza bir halka gibi geçmiş bir görevdir. İnsan kardeşine karşı iyi davranmakla, ancak o borcun bir bölümünü ödeyebilirsin!. Ama ben, neden böylesine ölecek kadar yorgunum?”.
Dört yıldan fazla süren acı buruk, mayhoş cangıl sağlık hizmetininucu bir hastalıkla düğümlenir hemşire bayan Schweitzer ölümcül bir hastalıkla yatağa düşer. Ertesi gün kara derili bir Fransız birliği Schweitzerailesini tutuklayarak Fransa’daki bir toplama kampına sürerler. Vapur kıyıdan ayrılırken Oganga’nın iyileştirdiği kara çocukları, ardından bağrışır, çağrışır, ağlaşırlar. Yabansıt sesleri gökleri, ormanları uğuldayarak, inleterek gerilerde kalır. Bir yıla yakın tutuklu kaldıkları Pirene’ler Toplama Kampından salıverilişleri. Büyük Savaş’ın son aylarına rastlar. Ama Doktor ve eşi bitkin durumdadır. Canlarını ülkelerine zor atarlar. Biten savaş herkesi yaşamından bezdirmiştir. Filozof, bir gün İsveç Upsala Üniversitesinden,felsefe üstüne konferanslar vermek üzere bir çağrı alır. Umudun yeşil sevinci yeni yeşerir.Bu mektup O’nu yeniden tutkulu yaşamına bağlar.Hemen derlenir, toparlanır. Hele borçları ve geçimi için de eski Konferans – Konser dönemini başlatmak zorundadır Cenevre Üniversitesi kendisine “Fahri Doktorluk” payesi sunar.Sınırlar aşıldıkça ilgi ve anlayış alanı da genişler.Yetkin ve etkin konferanslarıyla usta konserlerini İspanya,İsveç, İngiliz şehirlerinde sürdürür. Toplamı, taptaze umutlar yaratan bol para ve bağışlarla döner. Yine sisli ormanlarına,yeşil ırmak kıyılarına ve çok sevdiği kara çocuklarına geri dönebilecektir artık…Ne var ki bu kez yanında vefalı yazgı yoldaşı bulunamayacak…Zira eşi o rutubetli kızgın iklim koşullarına dayanamaz, hasta düşmüştür.

Yabansal ormanların korkusuz mimarı, altı yıl sonra yine Atlas Denizi kıyılarına varır. İlaç şişeleri, demir kutular, çeşitli gereç sandıkları yüklü yolcu vapuru.Bordo Limanından Kongo’ya kalkmak üzere Bir terslik olur; bu tür karışık malzemenin yüklendiği sandıklarla onların garipsahibini Fransız Gümrük Memuru şüpheli bulur, diretir. Hatta konşimentosunda bir ticaret firmasının adı bile yazılı değildir?.. O anda Gabon’un Bach ustası doktor, belgeye bir firma adı yazar “JOH. SEB.BACH ve ORTAKLARI”, Üstadı Bach’ın kısa adıyla katı Fransız Gümrük kuralı aşılır.

Lambarene’e ikinci gelişi başlıca bir olaydır. Eski sağlık kuruluşları yıkılıp dökülmüştür. Ama bu kez servise bir genç doktorla, bir hemşire de gönüllü katılırlar ki, bir süre sonra onları yığınla doktor, yardımcı ve ziyaretçiler izler. O, “soğuk beyinli ve sıcak kanlı adam”, yerlilerin de yardımlarıyla yeni hastane binalarını yükseltir… Dahası, düşünce ve ilkelerin uygulanmasında tek başına örnek veren bu kendine özgü doktoru artık bütün dünyatanımaktadır, isveçli dostları, ona “Çok Teşekkür”adında küçük bir vapur bile armağan ederler.

Hani acılar okyanusunda bir şefkat adası, nice çaba ve çilelerden sonra ancak oluşabiliyor. Yerliler, seri ama gerçeği, yaşamla adaletin kesiştiği noktada arayan bu doktoru Göklerin Babası tanırlar.. İlle de onları pazar ayinine çağırdığı zaman: “Bu Tanrının sesi”derler. Ne var ki dinç fizik yapılı Başhekim gittikçe direncini yitirir, yorgun düşer. Frankfurt şehri, Goethe Anısı ödülünü ona sunar. Hani o Fransa ki bu kez Filozofu, Akademi Üyesi seçer, ve Nobel Barış Ödülüyle de cangılın Cüzzam Hastahanesi yükselir Kısaca O, tüm bu ödül ve gelirlerden, yalnız uzun ömürlü eserlerine kaynak bulunduğu için sevinçlidir son yıllarında.. Yine Kristal Dağlarının etekleri tam tam şenlikleriyle donanır. Nasıl ki ömrün tek gizini vaktiyle: “Yaşamda kanun; kendini yıpratmadan planlanan yolu almaktır.” diye açıklamıştı., işte böylece Oganga, 90 yaşında Lambarene’de gözlerini yumar ve isteğiyle oraya gömülür. Şüphe yok, ülküsünün gerçekleştiğini gören iki mavi göz; son defa mutlulukla kapandığı an ,belki kulaklarında da hala ilk tam tam seslerini duyuyordu…

Kimler Neler Demiş?

Bildir
avatar
wpDiscuz