Dil nasıl bir organdır? Ne işe yarar? Nasıl çalışır? kendi ağzından…

0
28

Zaman zaman Erol beni ağzından dışarı uzatır ve aynada kontrol eder O bunu yaparken niçin yaptığını ve ne aradığını da pek bilmez Eğer olağanüstü bir şey görürse, buna muhakkak ki bir hayli yanlış manalar da verir İşte bu onun hakkımda duyduğu ilginin de sonu olur Bununla birlikte ben yalnız 10 santimetre uzunluğunda ve 60 gram ağırlığındayım ve gözden uzak bir yerde bulunurum. İşte ben Erol’un diliyim.
Genellikle bana özel bir önem verilmez Gözlerle, kulaklarla mukayese edilecek olursam, itibarım pek de iyi değildir. Benim tatma duygum beş duygu arasında en fakir yiğen olarak söylenir, amma bu haksızlıktır Erol’u bensiz düşünebilir misiniz, düşünün bir kez. Benim Erol’un ağzından dışarı uzandığımı ve hafifçe dişlerinin arasına kilitlendiğini ve bu durumda onun konuşmaya çalıştığını, bir an için gözünüze getiriniz. Bu durumda onun ağzından çıkan şeyler hemen hemen anlaşılmaz.

Benim, bazı hayvan dilleri kadar fazla marifetli olmadığım doğrudur Kurbağa dilinin yapabildiği gibi sinekleri belki yakalayamam Yahut bir yılanın dilinin yapabildiği gibi karanlık bir kovukta yol bulmaya yardım edemem. Bununla beraber çeşitli işler görebilirim. Çiğnemeye yardım ederim Yiyeceğin ağız içinde yuvarlanmasına ve iyi bir şekilde bir düzeyde ezilmesine ve midenin kabul edeceği bir şekli almasına yardım ederim. Ben aynı zamanda işe yarar bir kürdan rolünü de oynar ve böylece civarımın temiz her türlü yiyecek kalıntılarından arınmış olmasını da sağlarım. Aynı zamanda hislerimi belirtirim Örneğin Erol’un çocukları bir hayret veya hoşnutsuzluklarını belirtmek istedikleri zaman dillerini çıkarırlar.

Benim en önemli ve karışık görevim yutmaya yardım etmektir Bunun için, ön kısmım ve
ağzımın tavanını teşkil eden ve seri olan damaya doğru bastırır, sonra arka kısmım kamburlaşır ve yiyeceği boğaza giden geçide doğru kaldırır ve buradan da boğaza iter Bu hareket her ne kadar oldukça basit görünürse de, bu aslında bir takım hareketlerin ahenkli bir şekilde birbirine uymasıdır. Bu hareketler sinirlerle idare edilir ve gayet karışık kaslarla da bilfil yapılır. Erol daha ana karnından dogmasıyla birlikte bu işi bilir ve yutma refleksinin yaşantı için ne kadar önemli olduğunu da bilir.

Konuşma da başka bir şeydir Ben olağanüstü bir sinir ve kas oluşumunun gerektirdiği eğitimi görürüm Erol daha bir bebek iken, yani iki yaşına gelinceye kadar henüz basit kelimeleri bir araya getiremezken, tecrübelerle öğrendiği bazı sesleri çıkarabilir. Bugün ben yorulmaz bir cimnastikciyimdir ve çok çeşitli ve karmaşık cümleleri konuşabilirim örneğin Erol bir cümle ile benim ne çeşit akrobatik hareketler yaptığım hakkında bir fikir edinebilir O konuşurken benim hareketlerime bir dikkat ederse, hareketliliğim hakkında şaşırır kalır
Onun başka şeylere de dikkat etmesi lazımdır. Ben devamlı olarak hakiki bir düşmanla karşı karşıyayım ki bunlar da dişlerdir. Bunlar beni hakikaten yaralaya bilirler. Fakat ben olağanüstü çevik ve aldatıcıyımdır. Daima onların yolundan uzak dururum, fakat bazen da onlar tarafından ısırılırım.

Aslında ben mukozalı bir membran’ımdır karmaşık bir kas ve sinirler sistemini kapsarım Üst yüzeyim papilla denen küçük çıkıntılarla kaplıdır Bunların bir kısmı tatma tomurcuklarını kapsar Bu tatma tomurcuklarım da, tatma duygusunu alan, tatma hücrelerinden teşekkül eder Alt tarafımda frenulum (gem) denen küçük bir kordon vardır Bu kordon çok kısa olduğu zaman normal hareketimi kısıtlar, ben de o zaman dili bağlı olurum Böyle olanlar bütün yaşantıları boyunca konuşmakta zorluk çekerler Bugün bu kusur ameliyatla düzeltilebilmektedir.
Tad alma tomurcuklarım, mikroskopik gül tomurcuklarına benzer. Bunların tad alma faaliyetleri koku alma gibi kimyasal bir işlemdir. Şaşılacak şeydir ki bunlar benim üst yüzeyim de bulunduğu gibi, aynı zamanda alt tarafımda da bulunur Yakın zamanlara kadar bilim adamları, tad alma tomurcuklarımın tamamı ile, bir harita gibi, hudutlandırılmış olduğunu sanırlar. Tuzu uç kısmım ile, tatlıyı orta, acıyı arka kısmım ile ve ekşiyi de yanlarımla aldığımı sanırlardı. (Bunlar dört esas tad alma duygularıdır. Sanki esas renkleri teşkil eden kırmızı, mavi ve sarının binlerce çeşit renkleri ve renk tonlarını meydana getirdiği gibi, bunlar da binlerce çeşit tad almayı meydana getirmektedirler ) Fakat araştırıcılar yanılıyorlardı.

Bu tad alma tomurcukları yalnız bana ait şeyler olmayıp, aksine bunlar. Erol’un ağız boşluğu içerisine yayılmış durumdadırlar. Ekşi ve acının asıl tad alıcıları ağızın tavanındaki yumuşak ve seri damakların birleştiği yere yakın bulunurlar Eğer Erol damağını kapatan bir proteze sahipse bu tomurcuklar kapanır ve yenen şeylerin pek o kadar tadını almaz Elma pastası ekşimtırak tadını kısmen kaybeder. Çay ve kahvenin de hakim hassası olan acımtırak lezzeti daha az hoş gelir. Tuzlu ve tatlı için gerekli tomurcukların çoğu dilin üzerine rastlarsa da bunlardan bir kısmı da başka yerlerde, özellikle boğazın üst tarafında bulunur.

Yiyeceğin tadı alınabilmesi için, önce sulandırılması ve öğütülmesi gerekir. Buna dondurma yerken de gerek vardır. Çünkü dondurma ağızda eriyinceye kadar hemen hemen tatsızdır. Fakat bir defa eridikten sonra tomurcukların tatma alıcılarına bulaşır ve ufak bir elektro-kimyasal cereyan hasıl olur ve bu da beyindeki sinirler aracılığı ile beyin içindeki tad alma terminallerine ulaşır (Ekşi, acı ve tuzlu tatlar veren başka impalslar da aynı şekilde beyine ulaşır.) Tıpkı bir palet üzerinde karıştırılmış renkler gibi bu mesajlar birbirine karışık olarak beyine ulaşır ve ben bu bilgilere göre kararımı verir, bu dondurma hakikaten nefis, derim. Uzun bir süre bütün yiyeceklerin insanlar üzerinde aynı şekilde tad duygusu uyandırdığı sanılırdı (Duyma ve görme insandan insana çok değişiklikler gösterdiği eskiden beri bilinmekte idi.) Bugün tatma duygusunda da çok büyük aykırılıklar olduğu sonucuna gitgide daha açık bir şekilde varılmaktadır. Bir kimseye ıspanak çok hoş gelebilir, başka birisinin de hiç hoşuna gitmeyebilir, öteki birçok yiyecekler için de durum aynıdır. Çeşitli kimyasal noktalar insanlarda çeşitli etkiler yaratmaktadır, örneğin sodyum banzonat (benzoik asidin tuzu) bazılarına tatlı, bazılarına ekşi, acı, tuzlu veya tatsız gelebilir Böylece rokfor peynirini sız çok nefis bulduğunuz halde, bazı kimseler de bunu sevmiyorlarsa buna şaşmamak lazımdır önceleri bana da hoş gelmeyen şeylere bugün alışmışım da Birçok büyükler sevdikleri halde, bebekler sütün kaymağını sevmezler Bu gibi şeylere, örneğin bibere, baharata, acı peynire ancak zamanla alışabilmişim de. Ben bir şeyi öğrendikten sonra bir daha unutmam. Vücudun öteki organları aksine yaşlılığa da dayanıklıyımdır. Erol’un görme ve işitme duyguları azalmakta ise de, tatma duygusu azalmamaktadır. O doksan yaşına geldiği zaman da on yaşında olduğu gibi yine etli kuru fasulyenin lezzetini almakta devam edecektir.

Daha önce de belirttiğim gibi Erol zaman zaman beni muayene eder Eğer biraz paslı görünürsem bunu bir sindirim bozukluğuna veya daha kötü bir şeye yorar Aslında buna pek gerek yoktur Bir çok öldürücü hastalıklara tutulmuş olan kimselerin dilleri temiz olabilir ve öte yandan bu gibi hastalıkla ilgisi olmayan bir çoklarının da dilleri yeşil – beyaz bir tabaka ile örtülmüş olabilir. Dilimin üzerindeki örtü denen şev “pas” yüzeyim deki yemek kalıntıları ve bir takım yaşlanmış hücreler olabilir ki, bunlar papilla’lar arasına sıkışıp kalmışlar ve belki de mikropların hücumuna uğramışlardır. (Bunlar aslında kazılıp atılabilir.) Ağzından nefes alanlar bu durumla daha sık karşılaşırlar.

Bununla beraber dile “hastalıkların aynası” da denmektedir ve vücudun herhangi bir yerindeki bozukluğu ifade edebilir. Anemi Pernisyoz denen öldürücü bir kansızlık hastalığı beni kırmızı sığır eti gibi bir görünüşte ve pelte gibi yapar. Sarılık bana yeşilimsi bir renk verir. Bir çeşit vitaminsizlik hastalığı olan Pellagra hastalığı da beni ateş kırmızısı hale sokar Bazı mantarlar da rengimi karartır.

Benim kötü hastalıklarım dan birisi de, Disgusia denen hastalıktır. Bunda tad alma duygum bozulur Şeker kötü bir tad verir. Et dayanılmayacak bir lezzet verir. Çikolata tuzlu bir tad, buna karşın uskumru balığı tatlı bir lezzet verir Bu herkesçe bilinen ve geniş çapta tanınan karışıklık vücutta tutya eksikliğinden ileri geldiği kanısı vardır. Bu tutya, ya yenen yemeklerde çok az bulunmakta ve sindirim yolu ile bu eksiklik duyulmakta veya başka hastalıklar nedeniyle bu madde yok olmaktadır. Bu hal ilaçlarla veya yemeklerle telafi edildiği takdirde tad alma duygusu geri gelir Başka bir hastalığım da hipogosia hastalığıdır ki, bu da yiyecek ve içeceklerden aldığım lezzeti azaltır. Bu hastalıkta birçok yiyecekler lezzetsizdir Rosto yemek, yumuşak bir lastik çiğniyor hissi verir Portakal lezzetsiz bir jelatin tadı verir Tatlı şeylerin tadını almak için, Erol’un sabah kahvaltısında kornfleks’e ve içtiği çaya çok miktarda şeker koyması lazımdır Bu hastalığa birçok şeyler neden teşkil edebilir ki, bunlar benim tad alma tomurcuklarımın görünüşünü ve faaliyetini değiştiren faktörlerdir. Bazı olağanüstü hallerde tad alma duygusu tamamı ile kaybolur Tabi bu halde olanların morali çok bozulur ve bunlar anlarlar ve şunu kabul ederler ki tad alma duygusu öteki duygular arasında insana en çok zevk verenidir.

Hakikaten insanı şaşırtan bir husus varsa o da bu kadar hizmet gören bir organın o kadar aşağı düzeyde bir önem taşımasıdır Normal şartlar altında Erol bana, onun sağlığı için o kadar önemli olmayan saçından veya parmak uçlarındaki tırnaklarından daha az ilgi duyar Fakat sanırım ki bunun için de elimden bir şey gelmez Ancak yılmadan, yorulmadan görevimi başarmaya çalışırım ve ona tad almada, konuşmada yaşantısı boyunca yine de hizmet ederim.

avatar
  Subscribe  
Bildir