Democritus (Demokritus) kimdir, biyografisi, hayat hikayesi, keşifleri (M.Ö. 460 ~ M.Ö. 350)

0
63

Miladdan Önce 460 yıllarında, Abdera, Trakya’nın kendi halinde, önemsiz bir kasabalı idi.
Dünyada kaygıya değer hiçbir şey kalmadığına karar veren kasaba sakinleri düşünmekten vazgeçerek, ilgilerini tamamen iş ve ticaret alanına yöneltmişlerdi. İşte bu kendi hallerinden memnun ve rahat tüccar kitlesi arasında bir bilge kişi, filozof ve bilim adamı Democritüs doğdu. Democritüs’ün hayatı hakkındaki bilgilerimiz söylentilerden ibaret.

Miladdan önce 460 yıllarında doğduğu, bazılarına göre 90, bazılarına göre ise 110
yaşına kadar yaşadığı söyleniyor.
İlk çağın en büyük tabiat araştırıcısı sayılan Democritüs’ün pek çok sayıda eseri olduğu sanılmaktadır. Ancak, bunlardan sadece parçalar kalmıştır. Democritüs’ün eserleri Eflatun’un kiler ayarında önem taşır. Ayrı bir anlatım biçimi vardır.

Democritüs bilgisinin çeşitliliği ve gerek Yunan, gerekse modern düşünce sistemi üzerindeki etkisinin önemiyle, beşinci yüz yılın Arışıcsu olarak değerlendirilmektedir.
Abdera tacirlerinin aksine, Democritüs’ün mal mülk edinme gibi bir hevesi yoktu.

«Gerçeğe götüren bir belgeyi bulmayı, Pers Kralı olmaktan üstün
tutarım», diyerek hayat felsefesini ortaya koymuştur.

Babası öldüğünde, Democritüs büyük mirasa kondu. Fakat, babasından kalan toprakları ve diğer malı mülkü kardeşlerine bırakarak, kendi payına düşeni para olarak aldı. Bu da ona, dünyayı görüp tanıma isteğini tatmin etme olanağını sağladı.
Democritüs çok iyi bir eğitim görmüştü. Aslında, Democritüs’ünki gibi bir deha ve kabiliyete sahip birini, yeryüzünde, hiçbir şey öğrenmekten alıkoyamazdı. Democritüs da alabildiğine öğrendi. Öğretmenleri kim olursa olsun, eski devirlerde alışılageldiği gibi, esas öğreticisi seyahattı. Gerçekten de o kadar çok seyahat etmişti ki, Democritüs şöyle söylemek cüretini gösteriyordu :

«Yurtdaşlarım içinde en fazla seyahat eden benim. Bilgi ve öğrenimim
herkesinkinden daha fazla Herkesden daha çok ülke gördüm; ayrı ayrı iklimlerde yaşadım ; bilge kişileri dinledim.»

Bunlar pek mütevazı sözler değildi, şüphesiz. Fakat, Democritüs bunları söylerken Övünmüyordu. Sözlerinde gerçek payı büyüktü. Democritüs, bütün Yunanistanı, Anadoluyu, Mısırı, İranı ve Hindistanı gezmişti. Gittiği ülkelerde, devlet adamları, din adamları, bilge kişiler ve halktan kişilerle karşılaştı, konuştu. Devrin bilginlerinin konuşmalarını ve öğretilerini dinledi ; bunlardan da geniş ölçüde etkilendi, pek tabi.

Gülen Filozof :

Democritüs uzun süren seyahatlerinden sonra tekrar yurduna döndü. Dönüşünden kısa bir süre sonra. Abdera’nın vurdumduymaz tacirleri Democritüs’a «gülen filozof» adını taktılar.

Democritüs’ün
deh olduğuna inanan kasaba halkının. Democritüs
ile alay etmek için kullandıkları bir deyimdi bu Boyle bir kanının nedeni. Democritüs’ün varını yoğunu
boş yere seyahatlere harcamış olması, döndükten sonra ise «yararlı» bir iş (orneğin ticaret) tutmamış
olmasıydı. Bunun yerine, Democritüs, vaktini hayatlarını bir takım mallar edinme uğruna harcayan insancıklara gülmekle geçiriyordu, topladıkları bu mal ve mülkü mezar kapılarından içeri sokamayacaklarını unutmuş görünen bu zavallı kişilere, bunların para kazanma hırslarına ve yaşama biçimlerine, bu
konudaki ciddiyetlerine ve bencilliklerine gülüyordu.

Democritüs bu kişiler, bencillikleri yüzünden kendilerinin evren içinde önemli birer varlık olduklarını sanıyorlardı. İşte buna gülüyordu. Democritüs ve bu İnsanların evren içinde önemli olduklarına inanmıyordu. Evren, pekala, onlarsız da olabilirdi.
Ancak, Democritüs, gene de bu kişilerin tek tek hepsinin, kendi evleri için, kent için, ve hatta Devlet için birer önemi olduğunu kabul ediyordu. Fakat
evren içinde, yıldızlar ve gezegenler ve göklerin görkemi (haşmeti) karşısında ve Zaman ve Mekan içinde, bu kişiler ne tek tek, ne de toplu halde, güneş ışığı içinde dans eden toz zerrecikleri kadar bile önemli değillerdi.

İşte, Democritüs, sonsuzluk içinde kendilerinin
önemli ve büyük olduğunu sanan bu insancıkların sınırlı yaşayış biçimlerine, küçük dalaveralarına gülüyordu ve dini bütün, tanrılarına dürüstlük ve içtenlikle bağlı olan Abdera halkı Democritüs’a çılgın, bir deli gözüyle bakıyordu.

Democritüs’ün aklı başında olan dostları, devrin büyük doktoru Hippocrates’e haber saldılar ve kendisine «Democritüs’ün aklından biraz zoru olduğunu» belirttiler.
Bu mesleki ziyaret bu iki büyük İnsanın belki de İlk karşıleşmasıydı. Hippocrates, bir deliyi tedavi etmek üzere doktor olarak gelmiş ve Democritus’un yanından, bir dehayı saygıyla selamlayan, Democritüs’a hayran biri olarak ayrılmıştı.
Bu iki bilge insan acaba neler konuştular, nelerden söz ettiler? Tıp mı? Çok muhtemeldir, çünkü Democritüs’ün tıp konusunda da geniş bir bilgisi vardı ve bu konuda yazılar yazmıştı. Hippocrates’in hiç görmediği uzak doğudan mı söz ettiler? Politikadan mı. Atina’nın gittikçe artan öneminden mi?

Herhalde bütün bunlardan konuştular ama, hastanın yakıştırma deliliğinden ise pek söz ettikleri sanılmaz Çünkü, Hippocrates Democritüs’ü görür görmez, doktorluğu gerektirecek bir durum olmadığını anlamıştı. Uzun konuşmalardan sonra Hippocrates Democritüs’ün yanından ayrılarak, kandisini Aodera’ya çağıran kişilere Gitti ve Democritüs’a olan hayranlığını belirtti.

«Eğer burada delilik söz konusu ise, bunu Democritus’da değil kendinizde arayın» sözleriyle kasaba halkını şaşkınlık içinde bıraktı ve Abdera’den ayrıldı.
Sonraki yıllar içinde, bu iki büyüğün tekrar tekrar karşılaştıkları ve mektuplaştıkları sanılıyor, ancak bunu kanıtlayacak belgeler yok.

Atomlar ve Evrenin Oluşumu:

Democritüs atomculuğun kurucusudur. Felsefesini Elealıların öğretisini çıkış noktası olarak almıştır. Bu öğreti şunu öğretmekteydi :

«Hiçbir şey yoktan var olamaz; hiçbir şey yokluğa dönüşemez.»

Ancak, Democritüs, Varlığın tek ve hareketsiz olduğu fikrini reddetmiştir. Hareket ve çokluk evren içindeki olayları açıklamak için gerekli olduğuna göre ve mekan olmaksızın «Varlık» mümkün olamayacağına göre. Varlık kadar çokluğun da mevcudiyetinin gerekli olduğunu ileri sürmüştür.
«Varlık» Bütünlük’tur «Var – Olamamak» ise «Boşluk»tu’.
Yani içinde sonsuz sayıda atomların hareket ettiği sonsuz mekan (uzay).
Democritüs, böylece, Elealıların tek bir «Varlık» kavramı yerine sonsuz sayıda atomları getirmiştir. Ona göre, evren atomlardan, bir de atomlara hareket olanağı sağlayan «boşluk» tan meydana gelir.
Bu atomlar ebedidirler ve görünmezler. Son derece küçüktürler. O kadar küçüktürler ki, daha ufak parçalara bölünemezler. Zaten «atom» sözcüğünün kelime anlamı da «bölünmeyen» demektir. Atomlar yapıca aynıdırlar; tamamen tıkışmış ve tok durumdadırlar; daha fazla sıkıştırılamazlar; gözenekleri yoktur ve işgal ettikleri alanı tamamen doldururlar; homojendirler. Atomlar, sadece biçimleri, boşluk
içindeki yerleri ve düzenlenişleri, büyüklükleri, ağırlık ve hafiflikleri bakımından birbirlerinden ayrılırlar. Görünen evren içindeki varlıklar bu değişik büyüklük ve biçimlerdeki atomlardan teşekkül etmiştir.

Atomlar ebedidirler, hep vardırlar denmişti.
Atomlarda olabilen tek değişiklik hareket, yani yer değiştirmedir. Democritüs’a göre atomlarda ve atomlardan meydana gelen gerçek varlıklarda renk, ses, sıcaklık, soğukluk gibi nitelikler yoktur. Renkleri görmemiz, sesleri işitmemiz, sıcaklığı hissetmemiz,
tatlıyı ve acıyı tatmamız sadece bir duyu yanılmasıdır. Duyular asıl gerçeği, yani nesnelerin artık bölünmeyen son parçalarını, yani atomları bilebilecek kadar keskin değillerdir. Atomların nitelik bakımından farklılıkları sadece görünüştedir. Bu nitelikler atomların çeşitli şekiller ve bağlantılarının duyularımız üzerindeki farklı izlenimlerine bağlı olarak değişirler. Gerçekle var olan sadece atomlar ve boşluktur. Yani, su ve demir atomları gerçekte birbirinin aynıdırlar; ancak su atomları pürüzsüz yuvarlak olduklarından birbirleri üzerine kenetlenemezler ve yuvarlanırlar; oysa demir atomları seri, sivri ve pürüzlü olduklarından birbirlerine yapışırlar ve seri bir cisim meydana getirirler.
Bütün fenomenler aynı ebedi atomlardan yapıldıklarından, hiçbir şey kelimenin gerçek anlamında mevcut olamaz veya yok olamaz; bununla beraber, atomlardan teşekkül eden maddeler, artmak veya eksilmek, var olmak veya yok olmak, başka bir deyişle doğmak ve ölmeye mahkumdurlar, bu, atomların hareket etme özelliğindendir. Atomlar ebedi ve
kendiliklerinden meydana geldikleri (yani yoktan var edilmiş olmadıkları) gibi, hareket de böyledir.

Democritüs, kendinden öncekilerin akıl, sevgi, nefret veya başka bir nedenle açıkladıkları doğal olaylara «gereklilik» kanunlarını getirmiştir. Ona göre,
her şey sadece «mekanik» bir düzenle, yani «tesadüfte bağlı olmayan» bir düzenle açıklanabilir.

Böyle bir düzende ise Tanrı kudreti veya başka bir üstün ve İlahi kuvvetin rolü yoktur.

Evrenin oluşumunu şöyle açıklamıştır, Democritüs Atomlar baştan az hareket halindedirler Bu hareketler her yerdedir. Atomlar kendiliklerinden hareket ederler.
Bazılarının hareketi yavaş, bazılarınınki ise hızlıdır. Bu onların ağırlıkları ile ilgilidir. Boşlukta çeşitli hızlarda hareket eden atomlar uzayın (mekanın) büyüdükçe bir yerinde karşılaşınca, burada bir yığılma ve sonuç olarak da çarpışmalar olmuştur. Bu
çarpışmalardan bir «çevrimi» meydana gelmiş ve o sırada birbirine benzer atomlar bir araya gelerek birleşmişler, cisimleri ve dünyaları oluşturmuşlardır (Democritüsiçinde yaşadığımız dünyadan başka da birtakım dünyalar ve başka güneş sistemleri olduğuna inanmaktaydı.) Kaba ve ağır hareketli atomlar ortada toplanıp toprağı meydana getirmişler. İnce ve hızlı hareket eden atomlar yukarıya doğru itilip
suyu, havayı ve ateşi oluşturmuşlardır. Bu oluşum herhangi bir amaçla veya tesadüfen meydana gelmemiştir. Bu bir zorunluluk sonucudur, Yani doğa ve
atomların normal, zorunlu bir gelişimidir. Böylece, Democritüs. «oluş» problemine kendinden öncekilerden ayrılan «mekanist» bir görüş getirmiştir. Evren, sadece atomların çarpışmalarından ve birbirleri üzerindeki basınçları sonucu oluşmuştur. Evrendeki oluşa kesin bir «zorunluluk» hakimdir. Evrende olup bitenler zorunlu olarak meydana gelmişlerdir. Görüyoruz ki. Democritüs «oluş» da tesadüf kavramını kesinlikle reddetmektedir. Ona göre, tesadüfen sözünü etmemiz sadece bilgisizliğlmizdendir; bir olayın nedenini bilmedik mi, bunu tesadüfe bağlarız.
Bu görüşü ile Democritüs, mekanist bir tabiat biliminin temellerini atmıştır.

Atomlar ve Ruh :
Democritüs insan bedeninin yapısına da fazlaca zaman ayırmıştır. One göre, bedenin en soylu parçası ruhtur. Democritüs kendi atom prensibine uygun olarak ruha da materyalist bir açıdan bakmıştır. Ancak, ruh ve beden arasında bir farklılığı da kabul etmiştir.
Gerçek, atomlar ve atomların hareketidir» öğretisini ruhu açıklarken de kullanır. Ancak, ruhu meydana getiren atomlar en değerli, en güzel ve en çok hareket eden atomlardır. Algı ve düşünme gibi ruhsal olaylar, bedenimizdeki atomların en incesi, en hafifi ve en pürüzsüzü olan ateş atomlarının hareketidir. Bu da açıkça, materyalist bir yaklaşımdı.

Democritüs’a göre, ruh atomları çeşitli organlarda çeşitli görevler yaparlar. Örneğin, «dimag» düşüncenin merkezi, «kalp» öfkenin ve «karaciğer» arzunun merkezidir.
Hayat, nefes verme sırasında, kaybedilen atomların yerine yeni atomların içeri çekilmesiyle devam eder. Democritüs, «uyku»nun belli sayıda atom eksilmesiyle meydana geldiğini söylüyor. Atomların büyük bir kısmı eksilirse, «şuur kaybı», yeni ölüme
benzer bir durum oluyor. Atomların hepsinin uzaklaşması ise «ölüm» demektir. Aslında, atomlar ölmez, fakat bir insan bedeni olarak görev yapmayı durdurur ve bedeni, terk ederler ve de insanın ölmezliği, atomun parçalanamaması (tahrip edilememesi) özelliğinin bir sonucudur.

Algı ve Bilgi :

Duyular, ruhlar dış objelerin etkisiyle yaratılan değişimlerdir. Çünkü ruh atomları ancak diğer atomlarla temasla etkilenebilirler. Bir şeyin tatlılığı, bir
şeyin sıcaklığı veya rengi bizim o şeye verdiğimiz sıfatlardır. Tatlı, acı gibi algılanan şeyler gerçekte atomlarda mevcut değildir. Var olan sadece atomlar ve boşluktur, Algıladığımız şeyler ise sadece atomların büyüklüğü, biçimi gibi etkenlerin vermiş olduğu etki sonucudur. Örneğin, «tatlı» duyusu, yuvarlak ve pek büyük olmayan atomlara bağlıdır. Bu
nedenle de duyular sübjektiftir. Democritüs bu konudaki görüşünü şöyle bağlıyor : «Duyularımızla hiçbir şey bilemeyiz ve gerçeğe bu yolla ulaşamayız. Çünkü gerçek derinliklerdedir.»
Renk de aynı şekilde objektif bir nitelik değildir ve atomun büyüklük ve biçiminden çok, maddeleri meydana getiren atomların boşluk içindeki yerine ve düzeyine bağlıdır. Örneğin, «beyaz» duyusu, düz ve pürüzsüz atomlardan, yani gölgeye sebebiyet vermeyen atomlardan dolayı meydana gelir «Siyah» ise, yuvarlak ve pürüzlü atomların etkisi sonucu doğar. Diğer renkler ise çeşitli karışımlardan meydana gelir,

 

Diğer Görüşler :

Democritüs hastalıklar ve nedenler, konusunda, hastalık belirtileri ve diet (gıda rejimi konusunda) yazılar yazmıştır. Nabzı keşfetmiş, ve bunu «damarların atışı» şeklinde tanımlamıştır.
Doğmamış çocuğun ana rahminde plasenta yı emerek beslendiğini ve bunun sonucu olarak da doğduktan sonra ana memesi ağzına verildiğinde kolaylıkla bilebildiğini?, ileri sürmüştür Orijinal bir açıklama, değil mi?
Democritüs, salgın hastalıkların gök cisimlerinin patlaması sonucu, bunları meydana getiren atomların yere düşmesiyle oluştuğunu söylemiştir. Bu görüşün,
mikroplarla ilgili modern kurama ipucu teşkil ettiği söylenebilir.
Şu sözler de Democritüs’a atfedilmiştir :
«Her insan tıp sanatını bilmek zorundadır. İnsan, sağlıklı olduğu sürece zekası ve zihni melekeleri gelişir. Bu nedenle, akıllı insan sağlığını iyi korumalıdır.
Bedeni acı çeken bir insan fazilet ve iyiliğe de aldırmaz, çünkü, hastalık ruhu karartır.»
Herhalde Democritüs, «Sağlam kafa sağlam vücutda bulunur» demek istiyordu.

Ahlak Öğretisi :

Democritüs’ün ahlak öğretisi de tabiat felsefesine dayanır. Democritüs, «doğru yaşamanın dayanakları nedir» sorusunu geniş ölçüde araştırmış bir kişidir. Democritüs’a göre, duygular ve istekler ateş atomlarının hareketleridir. Bu hareketler durgun ve
ölçülü iseler insanı mutlu yaparlar, çok hızlıiseler mutsuz. Onun için mutluluk, ruhun
dinlenmesidir.

İnsanın ahlaki karakterini hareketlerinin değil, arzularının tayin ettiğini söylemiştir. Yani, Democritüs, ahlakın değerlendirilmesinde hareketlere (eyleme) değil, güdüye önem vermektedir.
Onca, akıllı olmak demek bedenin sükunetin; yani sağlığı; ve ruhun sükunetini, yani neşeyi elde etmeye uğraşmak demektir. İnsanın ahlakça değerinin ölçüsü ise düşünüşüdür.
Entellektüel yaşantısının en belirgin prensibi şu sözlerinde özetlenebilir : «Gıpta edilecek şey öğrenme (ezberleyerek öğrenme) zenginliği değil, düşünce zenginliğidir.»… Zaten, insanı hayvanlardan ayıran özellik de düşünebilme yeteneği değil midir?

Kimler Neler Demiş?

Bildir
avatar
wpDiscuz