Charles Darwin Biografisi kısaca, kimdir, ne yapmıştır?

0
36

DARWİN (1809-1882), Darvin’in evrim teorisi nedir?

Düşünce tarihinde pek az bilim adamı Darwin ölçüsünde tepki çekmiştir. Evrim kuramını içine sindiremeyenler, onu hiçbir zaman bağışlamamışlardır. Yaşadığı dönemde, “Maymunla akrabalık bağın annen tarafından mı, baban tara­fından mı?” diye alaya alınmıştı. Günümüzde ise daha ileri giden, onu bir “şarlatan”, dahası bir “şey­tan” diye karalamak isteyen çevreler vardır.

Bir bilim adamına gösterilen bu tepkinin nede­ni neydi? Darwin kimdi, ne yapmıştı?

Darwin küçük yaşlardayken de horlanmıştı; hem de babası tarafından: “Seni, anlaşılan ava çıkma, köpeklerle eğlenme ve fare yakalama dışında hiçbir şey ilgilendirmiyor. Geleceğin, kendin ve ailen için yüz karası olacaktır.”

Geleceğinin, yüz karası olacağı söylenen ço­cuk biyolojinin anıt yapıtı. Türlerin Kökeni’nin yaza­rı, tüm çağların sayılı bilim adamlarından biri olur.

Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya ge­len Charles Darwin, sekiz yaşına geldiğinde anne­sini yitirdi. Çocuğunun iyi yetişmesi yolunda hiçbir şey esirgemeyen babası, başarılı ve saygın bir he­kimdi. Dedesi Erasmus Darwin, evrim konusuyla il­gilenen tanınmış bir doğa bilginiydi. Entellektüel bir çevrede büyüyen Charles, okulda parlak bir öğrenci değildi. Öğretmenleri arasında ona “aptal” gözüyle bakanlar bile vardı. Oysa bu bakış, yüzey­sel bir izlenimi yansıtmaktaydı. Sıkıntı, Charles’ın okul programıyla bağdaşmayan kendine özgü ilgi­lerinden kaynaklanıyordu. Hayvanlara, özellikle böceklere derin bir ilgisi vardı. Daha küçük yaşın­da onu saran bu ilgi, ilerde belirginlik kazanan üs­tün gözlemleme yeteneğinin itici gücüydü.

Üniversitede, ilk iki yılını alan tıp öğrenimi başarısız geçti. Dönemin tartışma konuları arasında onu yalnızca canlıların  kökeni sorunu ilgilendirmekteydi. Ama babası umudunu tümüyle yitirmek, istemiyordu, hekim olmak istemeyen oğlunu hiç değilse din adamı olmaya ikna etti.
Edinbufghdan Cambridge Ünlversitesi’ne geçen Darwin burada da teoloji Öğreniminin yanı sıra böcek toplama etkinliğini sürdürdü. Oluşturduğu zengin koleksiyonla bilim çevrelerinin beğenisini kazandı bu arada botanik ve jeolojik derslerini de izlemekten geri kalmadı. Yirmi iki yaşında üniversiteyi bitirdi, ama kilisede görev almaya eğilimi yoktu. Bir rastlantı, ara­dığı olanak kapısını ona açtı. Güney Amerika kıyı­larından başlayarak uzun süreli bir araştırma gezi­sine çıkmaya hazırlanan kraliyet gemisi Beagle’e doğa araştırmacısı aranmaktaydı. Botanik profesö­rünün tavsiyesi üzerine Darwin’e masraflarını ken­disinin karşılaması koşuluyla, bu görev verildi. An­cak genç bilim adamının, babasının desteğini sağlaması kolay olmadı. 1831’de başlayan gezide Darwin, beş yıl süren yoğun ve çetin bir uğraşla, dünyanın henüz bilinmeyen pek çok kıyı ve adala­rında türlere ilişkin fosil ve örnekler topladı, gözlemsel bilgiler edindi, notlar aldı. Doğa onun için tükenmez bir laboratuardı, özellikle Gallapagos ile kuşlar üzerindeki gözlemleri, değişik çevre koşul­larında türlerin nasıl oluştuğu konusunda ona önemli ip uçları sağlamıştı. Kimi türlerin çevreyle uyum kurarak sürdüğü, kimi türlerin ise değişen koşullarda uyumsuzluğa düşerek yok olduğu izle­nimi kaçınılmazdı. Ülkesine döndüğünde Darwin’in yapması gereken şey topladığı bilgileri işlemek, evrim olgusuna, kanıtlara dayalı açıklık getirmekti. Ne var ki, bu kolay olmayacaktı. Bir kez toplanan gözlem verilerinin düzenlenmesi bile yıllar alacak bir işti. Sonra, evrim konusu dikenli bir sorundu; yerleşik önyargılara ters düşmek kolayca göze alınamazdı.

Darwin, incelemelerinden türlerin sabit olmadı­ğını, uzun süreli de olsa, çevre koşullarına göre değiştiğini öğrenmişti. Ama “evrim” denen bu deği­şimin düzeneği neydi? Bu soruya yanıt arayışı için­de olan Darwin’e 1838’de okuduğu bir kitap ışık tuttu. Thomas Malthus’un yazdığı Nüfus Üzerine Deneme adlı bu kitap, ilginç bir tez ortaya koyu­yordu. Canlılar için yaşam, bir var olma ya da yok olma savaşımıdır; çünkü, hemen her çevrede, nü­fus artışı beslenme olanaklarını kat kat aşmaktadır.

Bu savaşında güçlüler karşısında zayıf kalanlar yok olup gider; çevresiyle uyumsuzluğa düşenler elenirken, uyum kuranlar çoğalır. 19. yüzyılın acı­masız kapitalizminin “laissez faire et laissez pas­ser” (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) sloga­nına da yansıyan bu düşünce, Darwin’in yirmi yıl sonra açıkladığı evrim kuramının özünü oluşturur. Doğal seleksiyon evrimin itici gücü, ilerlemenin da­yandığı düzenektir.
Evrim düşüncesi, insanın kendi varlık kökenini bilme merakını da içermektedir. İlkel topluluklarda bile kendini açığa vuran bu merakın özellikle mito­loji ve dinlerin oluşumundaki rolü yadsınamaz. An­cak bilim öncesi açıklamalar, masalımsı birer öğre­ti niteliğindedir. Her şey gibi insan da Tanrısal gücün ürünüdür. Gelişmiş dinlerde bile evrim dü­şüncesi yer almamıştır.

Ancak Ortaçağ teolojisinde bu tür düşüncelere yer yoktu. Gerçek, kutsal kitaplarda açıklanmıştı.  Evrim düşüncesi bir sapıklıktı.

Evrime bilimsel yaklaşım, Aydınlık Çağı’nın sağladığı göreceli özgür düşünme ortamını bekle­di. Bu alanda ilk adımı, Fransız doğa bilimci Buffon’un attığı söylenebilir. Buffon, canlıların sınıflan­masına ilişkin Aristoteles sistemini düzeltme ve geliştirme amacıyla çalışmaya koyuldu. İlgilendiği konuların başında evrim geliyordu. Fosil ve diğer kanıtlara dayanarak canlı türlerin evrimle oluştuğu görüşüne ulaşmıştı. Ama kilisenin sert tepkisiyle karşılaşınca, Buffon, “Kutsal kitapta bildirilenlere ters düşen sözlerimi geri alıyorum” diyerek sessiz­liğe gömüldü.
Ünlü İsveç botanikçi Unnaeus’un modern sınıf­lama yöntemine ilişkin çalışması, evrim düşüncesi­ne destek sağlayan başka bir girişimdir.

Darwin’in dedesi Erasmus Darwin de Buffon gibi, canlıların yaşam dönemlerinde edindikleri beceri veya özel­liklerini yeni kuşaklara geçmesiyle evrimleştiği gö­rüşündeydi. Bu görüşü geliştiren Fransız doğa bil­gini Lamarck ise, evrim konusunda oldukça tutarlı ilk kuramı oluşturdu. Kısaca, “canlıların yaşam dö­nemlerinde kazandıkları özelliklerin ya da uğradık­ları değişikliklerin (bunlar çevre koşullarının etki­sinde ortaya çıkabileceği gibi, organların kullanış veya kullanışsızlığı nedeniyle de olabilir) kalıtsal yoldan yeni kuşaklara geçtiği” şeklinde özetleyebi­leceğimiz bu kuram, sağduyuya yatkın görünmesi­ne karşın, bilim dünyasında beklenen ilgiyi bulma­dı. Kuramın olgusal içerik yönünden yetersizliği bir yana, bilinen kimi gözlemsel verilere ters düşmesi benimsenmesine olanak vermiyordu. Açıklama gü­cünü bugün de koruyan, daha kapsamlı ve tutarlı evrim kuramım Darwin’e borçluyuz. 1859’da ya­yımlanan Türlerin Kökeni adlı yapıtta ortaya konan bu kuramın benimsenmesine ortam hazırdı. Kısa sürede birkaç yeni basım yapan kitap, insanlığın dünya anlayışında eşine pek rastlanmayan köklü bir devrime kapı açmaktaydı. Dönemin seçkin bil­ginlerinden T.H.Huxley’in şu sözlerinin, çağdaşı pek çok bilim adamının duygularını dile getirdiği söylenebilir.

Biz türlerin oluşumuna ilişkin, doğruluğu olgu­sal olarak yoklanabilir bir açıklama arayışı içindey­dik. Aradığımız Türlerin Kökeni’nde bulduk. Kutsal kitabın masalımsı açıklaması geçerli olamazdı. Bi­limsel görünen diğer açıklamaları da yeterli bula­mıyorduk. Darwin kuramı her yönüyle bilimsel ye­terlikte idi.

Kuramın dayandığı iki temel nokta vardır:
(1) Canlı dünyada, yeni türlerin oluşumuna yol açan sürekli ama yavaş giden değişim;
(2) “Doğal selekslyon” dediğimiz, evrim sürecini işler kılan düze­nek Birinci nokta, türlerin sabitliği varsayımını içe­ren yerleşik öğretiye ters düşmekteydi, İkinci nokta, evrimin, tüm ereksel görünümüne karşın salt mekanik terimlerle açıklanabileceğini göster­mekteydi.

Darwin kuramının özünü oluşturan doğal seleksiyon, başlangıçtan günümüze değin, değişik eleştirilere uğramıştır. Bu nedenle, ilkenin öncelikle açıklığa kavuşturulması gerekir. Darwin’in evrim kuramı, gözlenebilir üç olgu ve iki ilke içerir.
İlk olgu, üreme biçimleri ne olursa ol­sun canlıların geometrik diziyle çoğalma eğilimi­dir. İkinci olgu, bu eğilime karşın türlerde nüfusun aşağı yukarı sabit kaldığıdır. Darwin, bu iki olgu­dan ‘yaşam savaşını’ ilkesine ulaşır.
Üçüncü olgu, canlıların (bir türü hatta bir aileyi oluşturan bireyle­rin bile az ya da çok belirgin farklılıklar sergileme­sidir. Yaşam savaşını ilkesiyle birleşen bu olgu, Darwin’e temel ilkesi olan doğal seleksiyon kavra­mını sunar. Belli bir çevrede farklı özellikler taşıyan bireyler arasında yaşam savaşını varsa, doğal ko­şullara uyum bakımından, özellikleri üstünlük sağ­layan bireylerin (veya türlerin) egemenlik kurması, diğerlerinin elenmesi kaçınılmazdır. Evrim süreci­nin dayandığı bu düzeneğe, tüm eleştiri ve uğraş­lara karşın, daha geçerli diyebileceğimiz bir alter­natif bulunamamıştır. Ayrıntılarında kimi değişik­liklere uğramakla birlikte, kuramın sürgit Darwinci kalmayacağını gösteren bir belirti ortada yoktur. Newton, yer çekimi ilkesiyle, devinim yasaları­nın, yersel ya da göksel, tüm nesneler için geçerli genellemeler olduğunu göstermişti. Darwin de ya­şam savaşını, doğal seleksıyon, çevreye uyum gi­bi birkaç ilke içeren kuramıyla, evrim olgusuna bi­limsel açıklama getirdi. İnsanın ottan çiçeğe, amipten maymuna uzanan canlı dünyanın bir par­çası olduğunu gösterdi.

avatar
  Subscribe  
Bildir