Bergama antik kenti tarihi hakkında bilgi

0
96

Neredeyse Ege uygarlığıyla at başı yarışan küçük bir ilçemiz var ki hani iki buçuk bin yıl ötesinde büyük ve ünlü bir Başkentmiş. Bergama, adıyla bile dünden bugüne değişen bir yerin evrimine tipik bir örnek sayılır “Pergamon” un kökü ta mitolojik hayallere uzanır. Bir söylentiye göre kurucusu “Pergamon”, Akhilleus’un oğludur, da… Korent yarımadasından Anadolu’ya kaçar. Buradaki kralı öldürür ve onun yerine geçer. Böylesine geçmişi sislere karışık bir kentin bilinenleri dışında, acaba altında daha da neler sakladığı tastamına bilinememektedir. Varsın Helen Çağı ile Roma koyun koyuna yata dursun… Hele 335 M.’den. Bakırçay’a karışan sulara ve vadilerine gözlerini dikmiş bakan Akropolis tepesi hala dirençli bir soru işareti gibi yüksele dursun .
İzmir İline 110 Km, ve Dikili kıyılarına 29 Km ‘lik bir asfaltla bağlı Pergamon’un yaklaşık nüfusu 124 000 iken, şimdiki Bergama sadece 24.000 kişi kadardır Yine varsın şehrin adı ve kuruluşu mitolojik masallara karışsın.. Ama beride. II.ö İV yüzyılda, bu ülkenin Perslerin eline’ geçtiği besbelli Ardından Pergamon. İskender’in egemenliği altına girer (II.ö 334) Sonra bu bağımsız krallık devletinin Attalos dönemlerinde parlak bir yaşam sürdürdüğü ortadadır. Zamanla çevresini güçlü egemenlikler sarsa da, kendisi ona vergi öder, yine özerk yaşamanın yolunu bulurdu Romalı Antoninus (İ ö 34) Bergama ile bölge topraklarının doğusuna el koyar Bir süre kendisi de orada kalır Kleopatra’nın isteği üzerine zengin Bergama kitaplığından 200 000 kitabı Mısır’a armağan gönderir. Bu dönem Hıristiyanlığı da içine alan ve Roma’nın ikiye bölünmesine kadar süren bir Krallık şehrinin ilginç yaşam şerididir özetle. Başşehir Osmanlıların eline geçene dek pek çok el değiştirmiştir.

Biz her yıl olduğu gibi Bergama Kermesi Şenliklerine sahne olan ve buranın en ilginç yeri Asklepion’u gezeceğiz hep beraberce. . II.ö. İV Yüzyıl Asklepion hem tapınak, hem sağlık yurdu Ve bugünkü hastane yerinde yani Tanrıevinde, Tanrı çocuğu insanoğlunun acıları dindiriliyor özellikle dua ile ot ilaçları, tıp yöntemleri birbirine karıştırılarak Öncelikle akıl, ruh ve sinir hastalıklarının onultulmasında yurt başarıyla kullanılmış. Biz yine ilginç tarihçeye bir göz atalım Asklepıos (Romalılarda latince Aesculapius = üskülap) eski Crek’de sağlık ve hekimlik Tanrısıdır Dahası Apollon’un oğludur da.

Mitoloji aşırma, yakıştırma olarak çok ama hoş şeyler söyler Gök Tanrılarından ayrılan Toprak Tanrısı Asklepios, hekimlik san atının kızı Hygieia (Yunanca’da sağlık) ile onun (Asklepiades = Asklepios oğulları) hekimleri arasında ortak bir ata sayılır Hekim oğulları aracılığıyla tıp san’atı bile bir süre sıkı bir lonca düzeni içinde sırlara bürünerek sürdürülmüştü. Asklepios’un yönetimindeki bu hekimlik ocakları ve sağlık yurdu tapınaklarından yalnız Bergama, Trikke, İstanköy, Epidauros ve Atina’dakiler yeryüzüne çıkarılabildiler. Buralarda rahip – hekimler eliyle tıbbi çarelerin yanısıra dinsel inanç yolları, oruç, banyolar uyku kürü musiki, düş yorumu ile Hippokrates in İstanköy sağlık yurdunda uyguladığı deneysel tıp yöntemleri de yer aldı. Ama Asklepios tababet kültü”nü benimseyen tıbbın babası Hipokrat’ın hekimliği İle yaşam öyküsü bile yine masallara karıştırılmaktan kurtulamamıştır.

Nitekim, Apollon un oğlundan önce Anadolu da Tanrı Telesfor (yahut Telesphos, sağlıkçı Asklepios un oğlu) vardı İlk çağlardaki şifalı sıcak – soğuk sular temiz hava, müzik, eğlence ve kültür yollarıyla moral ve fizik tedaviler, en son geliştirmeleriyle Pergamon’da birleştirilmiş bulunuyordu Yalnız Anadolu ya özgü nitelikler taşıyan Bergama Asklepion’unun başka bir eşi de yok gibidir. Öğlesine ki Anadolu Asklepion efsanesine bir masal da bizim Bergama’dan katılmış.

Sözde insanları iyileştirerek ölüme meydan okusan Asklepıos’u Tanrılar Tanrısı Zeus, yıldırımlarıyla yere serer Ama ünlü hekimin son nefesteyken yazdığı reçete, hınçlı yağmurun altında bir otun üstüne düşer Böylece reçetenin özü yağmur sularıyla ota karışır İşte her derde deva sarımsak oradan biter
Helenizm çağında kurulan ve Roma döneminde geleneksel görevini on yüzyıl sürdüren Sağlık Yurdu – Tapınak kalıntılarıyle bile, mantıklı kuruluş ve yöntemlerinden gelen tarihsel görevine hala tanıklık etmektedir öyle ki yine aynı tad ve aynı sesle akan “Kutsal Su” çeşmesi bile yan, yön ve lezzet değiştirmemiş üstünden çağlar gelip geçse de Yazık ki şimdi boşu boşuna akmaktadır, ilçe halkı kaba bir terkos suyuna razı olurken… Neyse biz yine geçmişe dönelim Asklepion’un dünyada ikinci olan zengin kitaplığıyla tiyatrosu jimnazvomu, kutsal çeşmesi, banyoları, kutsal koridoru. Rüyalar Vadisi denilen fizik ve moral tedavi yöntemleri ve kuruluşları daha o günlerden modern tıbbın esaslarını oluşturuyordu “Yanında kutsal tapınağa bir armağan adağıyla ve içinde engin umutlarla gelen hastalar, önce kutsal pınarda yıkanırlar armağanlarını sunarlar ana kapının önünde beklerler. Sanki bir mucize inmişcesine büyük kapı kendiliğinden açılır İçeri kabul edilenler hakkında bir tür tıbbi araştırma ve soruşturma yapılır. İyileştirmede güdülecek yol ve tavsiyeler saptanır. Büyük Tapınağa alınmadan önce, gerekli banyo ve ilaçlardan sonra altından sular akan tünel koridordan geçirilerek. İlahiler arasında “Rüyalar Vadisi”na varırlar.

Gurup hastaları kendilerine ayrılan divanlara uzanır Aldıkları ilaçların etkisi ve dıştan esinlenmelerle bir çeşit varı hipnoz durumuna girerler Gördükleri rüyalar eriesi günü rahip-hekimler tarafından yorumlanır. Su şırıltıları. İlahı sesleri, hekimlerin Tanrı adına telkinleri ve aldıkları İlaçların kutsal etkinliği altında ruhen hazırlayıcı ve büyüleyici bir döneme varırlar Böylece hafif kandil ışıklarıyla aydınlanan yüksek mermer kubbeli ve gözkamaştırıcı “(Telestor)”un tapınağındadırlar artık. Burada amaç tabiat üstü eğilimleri ve dinsel inançları uyarmak, manevi heyecan yaratmaktır Mihrapta Tanrı heykeli hafit bir ışık altında tüm heybetiyle durmaktadır.

önündeki çok süslü bir dekor içinde, rahip-hekimler müzikli ilahiler söyler, sonra ahenkli ayin son bulur ışıklar yarı yarıya söner. Mihrabın arkasından ve görünmeyen bir egemen ve dokunaklı ses sanki gaipten kendilerine seslenir Tanrı nın sağlık ve iyileşme için yardımcı olan buyruklarını onlara aktarır Hastalar coşkulu ve bir süre büyülenmişcesine Tanrı’nın elçisi olan rahip-hekimlere izlenimlerim ve sonsuz şükranlarını dile getirirler” (*) Tapınağın sembolleri yılan, horoz, değnek ve kupadır.

Bir yılan hikayesi belki de hikayelerin en yararlısı işte önasya’daki hastanelerin en eskisinde geçer. Bir gün Asklepion’un Tapınak – Sağlık Yurdu’na bir hasta gelir. Başhekim rahip Kalinos, hastayı kapıda karşılar Zira kapının üstünde. “Tanrıların Buyruğuyla Buraya ölüm Giremez” yazılıdır Hekim Kalinos Hastayı muayene eder ve “İyileşmene olanak yok” der, içeri kabul etmez (Ki hala ölümcül hastalar, bugün de içeride ölmemeleri için pek alınmazlar) büsbütün umutsuz kalan hasta kendine kıyma kararıyla geri döner şifa kapısından kötümser ve üzgün gerisingeri giderken yol kenarında iki yılanın bir kaptan süt içtiklerini ve sütü zehirle karışık olarak yine aynı kaba kustuklarını görür. Canına kıymaya kararlı hasta, hemen bu ağu kusmuktu kabı ağzına diker, içer. Arkasından hastayı soruşturan Dr. Kalınos, hastanın ölmediğini, tersine iyileştiğini öğrenir. Orada günümüze kadar gelen bir taş sütun üstündeki süt kabından içen yılanların kabartmaları, olaya hala sessizce tanıklık etmektedir işte bu iki yılan hem Asklepıon’un hem de tıbbın sembolü oluvermiş ki yeryüzündeki yılan agusundan bile yararlanılabileceğini düşündürmüyor mu?

Yaşadığımız toprakların üstünden belki dokuz uygarlık konup göçtüler. Bu yerin her karış yüzü nasıl kutsalsa, altı da aynı değerde oldu, bizim için Çünkü şimdi bağlı bulunduğumuz çağdaş ulusal ve dinsel değer yargılarının o eski uygarlık dönemlerinde belki adı ve sanı bile yoktu Neylersiniz ki bugünkü değer yargılarının da yarınlarda nelere dönüşebileceğini kesinlikle bilemiyoruz. O halde bu toprağın üstü ve altıyla öz mirasçıları ve sahipleriyiz. Salt yeraltından çıkarılan eski eserlerimize, çeşitli kültür hazinelerimize asla üvey evlat gözüyle bakamayız. Güzeli konulaştıran sanat felsefesi gönüllere, sevginin tohumlarım serper “Sanat zevki yükseldikçe gönül derinleşir Sanat, gereğinde törelerin, bağrı azlıkların Yumuşamasını ve arınmasını sağlar. İnsanın kendi kendisini tanımasını kolaylaştırarak, eğilimlerinin ve tutkularının seriliğini yumuşatır. Böylece hem sevmeyi, hem sevilmeyi kolaylaştırır” Kaldı ki geçmişin önceki sahiplerine, hele onların paha biçilmez san’at eserlerine yabancı ve eski kiracı gözüyle bakmak en azından yurt kavramımızla hiç bağdaşabilir mi? Yine bilinir ki yurdumuzda sayısız tapınak yıkıntıları var Onlar da bugün içimizde yücelen Tanrı sevgisinin, dünkü insanlardaki biçimleriyle birer sembolü sayılmaz mı? özetle duyulan duygu tek Tanrı yalnız biçimi ayrı.

Ne var ki “Mal ya da ün için bağımlı olmayan ve gönül özgürlüğünü koruyan kimsede sevgi kolay yerledir” Sevgiyi öldüren, solduran kızgın sam rüzgarları, çapını bilmez, güdük boyutlu yoz bağrıazlıklardır. Belki de Türkiye’nin çağdaş kültür, san’at ve uygarlık düzeyine ulaşması, çeşitli faktörleri yanında, bu yeraltı hazinelerinin dünyadaki öteki benzerleri gibi tümüyle insanlık hizmetinde sergilmesine bağlıdır da diyebiliyoruz.

Bergama’dan dönerken; sabahın ilk ışıklarıyla, kutsal çeşmenin su şırıltıları, Telesfor tapınağının kubbesindeki kuşların cıvıltıları, sanki arkamızdan ölümlü insanoğluna, ölümsüz Asklepion’un şifa dileyen sürekli İlahilerini seslendiriyordu.

Yazan:Halil İbrahim GÖKTÜRK

Kimler Neler Demiş?

Bildir
avatar
wpDiscuz